Tutsaklara Mektup Yazmayı Yeter'ki İsteyin.4-5 metrelik bir kafesten sizlere yazıyorum.KADIN MAHPUSLAR YAZDI:Van Hapishanesinde Parası Olmayana Su Yok.Kaynak:Görülmüştür Org

----Tutsaklara Mektup Yazmayı Yeter'ki İsteyin.4-5 metrelik bir kafesten sizlere yazıyorum.KADIN MAHPUSLAR YAZDI:Van Hapishanesinde Parası Olmayana Su Yok.Kaynak:Görülmüştür Org ..
-----"Hiç kuşkusuz her bir tutsak istisnalar hariç, ödediği bedelin anlamını çok iyi biliyor! Ve bunun gerektirdiği her yerde başını dik tutmak, zindanda mücadelenin gereklerini yerine getirmede de bir an bile tereddüt etmiyor. Burada söz konusu olan bizim ne yaptığımız. Bizim zindandaki yoldaşımıza, arkadaşımıza, dostumuza ya da hiç tanımadığımız bir tutsağa dışarıdan bir pencere daha açıp-açmama pratiğimizdir. Bunun için kendimizi zorlamak bir yana, yapılan çağrılara ne kadar yanıt olmaya çalıştığımız önemli.
--İsterseniz gelin bugün kendinize küçük bir soru yöneltin! “Ben zindandaki tutsaklar için ne yaptım? Bugüne kadar yapmam gereken her şeyi yaptım mı, yapıyor muyum?”
---İlk tutuklandığım günlerde mazgaldan uzanan mektup demetine koşan kıdemli tutsakları gördüğümde çok şaşırmıştım. Dışarıdaki biri için tümüyle ödenmesi gereken faturalarla özdeşleşmiş postacının hapishanedeki değeri arasındaki bu farkı çok kısa sürede anlamıştım. Ve her yeni tutsak gibi posta yolu gözleyenler listesinin baş köşesine yerleşmiştim. Birkaç gün içerisinde, mektupları dağıtan gardiyanın maltadaki ayak seslerini ve mazgala vuruşunu öğrenmiş, gün akşama dönmeye yüz tuttuğunda postanın yolunu gözler olmuştum.
--Posta dağıtım saati genellikle koğuşların sessizlik/bireysel çalışma saatine denk geliyordu. O saatlerde koğuşun büyük çoğunluğu çalıştığından, postaları alt kattaki günün nöbetçisi alırdı. Mazgalın açılmasıyla birlikte hepimiz sessizce nöbetçiye odaklanır, ayak seslerini takip ederdik. Nöbetçi üst kata çıktığında, ranzalar arasında dolaşarak, sessizce mektupları dağıtmasını, sabırsızlıkla sıranın kendimize gelmesini beklerdik. Benim gibi heyecanlı olanlar dayanamayıp, sessizliği bozardı. Nöbetçiye “Bana mektup var mı” diye sormadan edemezdik! Nöbetçinin uzattığı mektup demetinin kabarıklığı büyük bir sevinç yaratırdı. Sevinçli bir telaşla elimizdeki kitabı ya da gazeteyi bir tarafa bırakırdık. Mektubunu alan herkes, masasında ya da ranzasında mektup demetiyle eline sıkıştırılan bambaşka dünyalara kanat çırpardı.
--Mazgaldan gardiyanın uzattığı ak zarflardan çıkan dünyaların ağırlıklı olarak başka mapushanelerden geldiğini unutmadan kaydetmeliyim. Bu durum, mapusun halinden bir başka mapusun anladığının resmi olsa gerek! Öyle ya dışarıdakiler her zaman çok meşgul oluyorlar. Ellerinden düşürmedikleri akıllı telefonlarıyla sosyal medyada dolaşmak, bol miktarda oyun oynamak gibi çok önemli “işlerin” yanında yaşam gailesine eklenen başka görevleri de düşününce...
--N’apsınlar! Hayatını dört duvar arasında geçirmeye mahkum edilmiş birilerine yazmak, aramak-sormak! Hani tek bir defa olsa, birazcık kendilerini sıkıp vicdanlarını bir nebze de olsa rahatlatacak bu mektup yazma işini seve seve yerine getirecekler. Ama düzenli olarak bir tutsakla yazışmak, zaman zaman ona küçük sürprizler yapmak, hapistekine küçücük de olsa bir pencere olmak... Hakikaten zor iş değil mi?
--Oysa her birimiz zindanlardakilerden söz açıldığında bir çuval dolusu laf ederiz! Biliriz hasta tutsakların ve özellikle de ömrünün neredeyse büyük bir kısmını hapishanede geçirmiş ve geçirmekte olan 20, 25 yıldır hapis yatanların ve yatacak olanların insanlığımızın kanayan yarası olduğunu! Ama iş pratiğe geldiğinde!.. Söz ve eylemin uyumu söz konusu olduğunda!.. Biz hep “büyük işlerin insanı olduğumuz için” tutsakları düşünmek, onlar için bir şeyler yapmak, anlamlı ama mütevazi işlerle uğraşmak gibi bir derdimiz olmaz.
--Bütün bu işler ya tutsak ailelerinin, kurumlarının ve duyarlı birkaç kişinin işi olarak görülür. Ya da üç maymunu oynarız. Arada bir tutsaklar için bağış toplayanlara bağışta bulunarak, onlara karşı görevimizi yerine getirdiğimizi düşünürüz. Bu yolla kendimizi rahatlatmış oluruz.
---Hiç kuşkusuz her bir tutsak istisnalar hariç, ödediği bedelin anlamını çok iyi biliyor! Ve bunun gerektirdiği her yerde başını dik tutmak, zindanda mücadelenin gereklerini yerine getirmede de bir an bile tereddüt etmiyor. --Burada söz konusu olan bizim ne yaptığımız. Bizim zindandaki yoldaşımıza, arkadaşımıza, dostumuza ya da hiç tanımadığımız bir tutsağa dışarıdan bir pencere daha açıp-açmama pratiğimizdir. Bunun için kendimizi zorlamak bir yana, yapılan çağrılara ne kadar yanıt olmaya çalıştığımız önemli.
---İsterseniz gelin bugün kendinize küçük bir soru yöneltin! “Ben zindandaki tutsaklar için ne yaptım? Bugüne kadar yapmam gereken her şeyi yaptım mı, yapıyor muyum?”
Bu sorulara vereceğiniz yanıtın vicdanınızla nasıl bir tartışma yürüttüğüne kulak verin. Arkası kesinlikle bir çorap söküğü gibi gelecektir. Adresleri nereden bulacağım diye hiç telaşlanmayın! www.gorulmustur.org sitesinden, tutsak örgütlerinden, İnsan Hakları Derneği’nden istediğiniz adrese(lere) rahatlıkla ulaşabilirsiniz. Yeter ki, siz yazmak, bir tutsağa küçük bir pencere olmak isteyin!...Çarşamba, 7 Haziran, 2017 .Füsun Erdoğan.Kaynakça: Yeni Özgür Politika
---------4-5 metrelik bir kafesten sizlere yazıyorum" :BirGün gazetesi İmtiyaz Sahibi İbrahim Aydın ve eski Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Berkant Gültekin, Cumhurbaşkanına hakaret gerekçesiyle verilen 21 aylık cezanın infazı için önceki gün Kırklareli Cezaevi’ne girdi. Böylelikle tutuklu gazeteci sayısı 170’e yaklaştı. Tek tesellimiz, denetimli serbestlik kararının 2 yıla çıkması nedeniyle İbrahim ve Berkant’ın 2-3 gün içinde serbest bırakılmasının beklenmesi.
Dün de KHK ile kapatılan Hayatın Sesi Televizyonu’ndan 3 yönetici arkadaşımızın duruşması vardı. Hatırı sayılır bir mesleki dayanışmanın olduğu duruşmada avukatlar, her yerinden dökülen iddianamenin çöpe atılarak davanın reddini talep etiller.
Türkiye, içerisi ve dışarısıyla tam bir gazeteci hapishanesine dönüşmüş durumda.
12 Mayıs 2016’dan beri tutuklu olan meslektaşımız DİHA Muhabiri Nedim Türfent, bana bir mektup göndermiş.
Aynen yayınlıyorum:
“Kalemin gizemli gücüyle merhaba
Mühürlü ve tutuklu zamanların akıntısında sırra kadem basmayıp gazeteciliğin büyülü albenisiyle yeniden yaşam bulan ve karanlığa mahkum olmak istemeyen özgür kalemlerin, düş ve düşünce insanlarının, demem o ki, eli kalem tutanların hayatlarının bir müddetini geçirmek zorunda bırakıldıkları ‘mecburi konaklama tesislerinden’ yaprak kımıldamayan bir sessizlik içerisinde, hücredeki izolasyan ikliminde ‘pranga eskitirken’ hepinizi, özlem dolu kalbimle, hasretle, ümitle selamlıyorum.
Brecht’in dediği gibi, ‘karanlık zamanlardan geçmekteyiz lakin, gece ne kadar karanlık olsa da güneş elbet doğar’. Kuşkusuz hakikat pınarında filizlenip büyüyecek olan bu güneş, karanlıkların korkulu rüyası, kabusu olacaktır. Ayrık otlarına ve kalem parmaklı kuklalara inat, peyderpey mayası tutan bu aydınlanma hali karanlığın hükmünü meslek yaşamımızda aforoz edecektir.Yine, ‘sözün bittiği yerleri’ hiç yaşamamak için ağzımızın musluklarının kapatılmasına, kalemlerimizin kırılmasına, bu direngen ışık izin vermeyecektir. Gerçek şu ki, bulutlu ve puslu zamanlarda gözlerine perde çekmek, kabuğuna çekilmek, mürekkebini kurutmak, bukalemunlaşmak, üç maymunu oynamak, vicdanı olan kalemini erk(eğ)e endekslemek ya da havuzda yüzüp, ‘Büyük Birader’in repertuarını kullanmak, ancak mesleğin fişini çekmek, gazeteciliği darağacına çıkarmak olur.
Oysa, yaşamın yegane gayesi, biricik meziyeti, darağacından dahi meyve çıkarmaktır. Yaşam ve yaşatmak için yazmaktır... Sözgelimi yaşamın her renginin, sesinin ve ezgisinin vücut bulduğu cennet bahçesi ülkemizin kangrenleşen sorunlarına bir kıvılcım dahi olsa fener tutmak, görünür kılmak için yazmaktır. Ne yazık ki, bu ışığımızı karartmak isteyenler, tozlu raflarda rotası hakikat, karanlık dehlizlerdeki pusulası özgür gazetecilik olan herkesi susturmak, sindirmek istemektedirler.
İşte, hakikat denizine hep birlikte yelken açtığımız bu şiir gibi meslekte, bu katmerli meşakkatli yolculukta en apansız ve amansız baskılara göğüs geren gazetecilik sahiplenicisi sizler, en diri ve mavi umudumuz oldunuz. Karanlıkların değirmenine su taşımayıp, gerçeklerin diline sahip çıkarak bu kısır döngüde bir kez daha çözüm reçetemiz oldunuz. Suna Aras, ‘umut yer çekimidir, hayatta kalmanın bahanesidir, yaşamla bağıdır insanın’ sözlerini övüyordu kağıt kokan yapraklara.Bu sözler, kemirilmek, kirletilmek, perdelenmek, baltalanmak, tırpanlanmak istenen umudumuzu günbegün diriltmekte, yeşertmekte, büyütmektedir.
Özgür bir ırmağın farklı kollarında birikip dayanışan gazetecilik sevdalıları, değerli dostlar, 26 Nisan 2017’den beri tek başıma tutulduğum 4-5 metrelik, daracık bir kafesten, kutudan sizlere yazıyorum. İddianamemden de alenen görüldüğü/görüleceği gibi salt gazetecilik faaliyetlerim ‘suç’ sayılarak 12 Mayıs 2016 tarihinden beri, 1 yıldır, demir parmaklıkların ardında tutulmaktayım. ‘Cezanın infazına’ dönüşen bu sürecin akabinde, ilk duruşmam 14 Haziran 2017 tarihinde Hakkari 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülecektir.
Mesleğinizi icra ederken Demokles’in kılıcının her an bir yerlerinize battığı bir kentte, ülkemizin ücra noktasında, hem dayanışmak, hem de kent yaşamına, bölgeye tanık olmak adına duruşmaya katılmanızı, kanat çırpıp gazeteciliğin her yerde gazetecilik olduğunu son günlerin moda tabiriyle ‘yedi düvele’ haykırmanızı ve bilakis bizleri onere etmenizi özlemle bekliyor olacağız.
Düşlerimiz ve umudumuz, dayanışma ve desteğinize gebedir.
Gazetecilik aşkıyla, umutla kalınız.
Sevgi ve saygılarımla
Dicle Haber Ajansı (DİHA) muhabiri ve İngilizce haber editörü Nedim Türfent.
#GazetecilikSuçDeğildir”
14 Haziran’da Hakkari’de Nedim’in duruşmasında olacağım. Evet, gazetecilik suç değildir!Kaynak: Evrensel Gazetesi,
--------KADIN MAHPUSLAR YAZDI: Van Hapishanesinde Parası Olmayana Su Yok :
Van’da mahpuslara Mayıs ayında “su kotası” getirildi, kullanacakları su sınırlandı. İçme suyu ise hiç verilmiyor. Mahpusların bianet’e yazdığına göre, “Parası olan alıyor, parası olmayan kirli suyu içmek zorunda kalıyor.”
Ayça Söylemez İstanbul - BİA Haber Merkezi 14 Haziran 2017
İstanbul ve Kocaeli’nde tutuklanan mahpuslar Van’a, İzmir’deki mahpus Bursa’daki hapishaneye sevk edildi.
Van Yüksek Güvenlikli Hapishanesi’nde hükümlü bulunan Rabbena Hanedar, bianet’e yazdığı mektubunda, yaşadığı ve tutuklandığı kente 1700 kilometre uzaklıkta olduğunu anlattı:
“Aylardır memleketin bir ucundayız, ailelerimiz de diğer ucunda. Tutuklandığım ve ailemin yaşadığı şehir olan İstanbul’un 1700 kilometre uzaklığında bir hapishaneye sürüldüm. Ailem de evlatlarına sahip çıktığı için böyle bir ‘ceza içinde cezaya’ çarptırıldık.”
Kent değiştiren ailelere iki ayda 45 dakika
Hanedar İstanbul’da tutuklandığını, birkaç ay önce Van’a sevk edildiğini, ailesinin görüşe gelmesi için her hafta İstanbul-Van yolculuğu yapması gerektiğini yazdı:
“Ailemizden, avukatlarımızdan, arkadaşlarımızdan yalıtmaya, yalnız bırakmaya çalışıyorlar.”
“Yasa gereği ayda bir, bir saat uygulanması gereken açık görüş hakkı da olağanüstü hal (OHAL) bahanesiyle iki ayda bire indirildi. Açık görüşler OHAL ile birlikte bir saatten 45 dakikaya indirildi. 1700 kilometre uzaktan gelen ailelerimize sadece 45 dakika görüş yaptırılıyor.”
İzmir’deki mahpus Bursa’ya, Kocaeli’ndeki Van’a
Rabbena Hanedar, 25 yıldır hükümlü olan başka bir kadın mahpus Filiz Gencer’in de iradesi dışında sevk edildiği için açlık grevine başladığını ifade etti:
“Tam da bu mektubu yazdığım günlerde (Haziran başı), İzmir’deki Şakran Hapishanesi’nde bulunan Filiz Gencer, koğuştan ‘ziyaretin var’ diye çağrıldı ve Bursa’daki Yenişehir Hapishanesine sürüldü. Yenişehir’de tek başına tutuluyor. Arkadaşlarının bulunduğu bir hapishaneye gitme talebi reddedildi. Çabalarından sonuç alamayınca açlık grevine başladığını yazdı.”
“Kocaeli 1 Nolu F Tipi Hapishanesi’ndeki Murat Kaymaz adlı tutuklu da Van Hapishanesine sevk edildi.”
18 günlük hücre cezası
Rabbena Hanedar ayrıca, 18 Mayıs-5 Haziran arasında “slogan attığı” gerekçesiyle hücre cezası uygulandığını, bu arada 15 günde bir kullanabildiği telefon hakkının da elinden alındığını yazdı.
“Hapishane idaresini şikayet ettiğimiz veya keyfi uygulamalarına itiraz için verdiğimiz dilekçeler ise sık sık ‘kaybediliyor’.”
Suyu kullanım kısıtlı, içme suyu hiç verilmiyor
Hanedar, su kullanımlarının da kısıtlandığını yazdı:
“Mayıs ayından itibaren ‘su kotası’ getirildi. Tüm mahpuslara temizlik, bulaşık, çamaşır, banyo gibi ihtiyaçları için günde sadece 200 litre soğuk su, 50 litre sıcak su verilmeye başlandı.
“İçme suyu ise hiç verilmiyor. Parası olan kendisi alıyor. Parası olmayanlar da kirli, sağlıksız suyu içmek zorunda kalıyor.”
“Tuvalet lavabosunda elini, bulaşığını yıkıyor”
Koaceli, Kandıra’daki F Tipi Cezaevi’nde bulunan kadın tutuklu Gülay Efendioğlu da, bir hasta mahpusun yaşadıklarını şöyle yazdı:
“Türkan Özen ağırlaştırılmış müebbet hapis hükümlüsü, akciğer hastası. Temiz hava alması gerekiyor ama bulunduğu hücrenin camı 30 santimetrekare. Hücredeki tuvalette ise cam yok. Tuvaletteki lavabo dışında lavabo da olmadığından aynı lavaboda elini, yüzünü çamaşırlarını, bulaşığını yıkıyor, dişini fırçalıyor. Aynı yerde hem tuvaleti kullanıyor, hem meyve sebze yıkıyor.”
Hapishanelerde OHAL uygulamaları
Olağanüstü Hal (OHAL) ilanının ardından, hapishanelerdeki bazı uygulamalar değiştirilmişti:
* 23 Temmuz 2016’da Resmi Gazete’de yayınlanan 667 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’de yer alan hükümlerle tutukluların ziyaret ve telefon hakları kısıtlandı.
* Tutukluların haftada 1 gün ve 10 dakika olan telefon ile haberleşme hakları 2 haftada 1 gün ve 10 dakika olarak sınırlandırıldı.
* Tutukluların ziyaret edilme hakkı, ziyaret edebilecek kişiler yönünden, “eşi, ikinci dereceye kadar kan ve birinci derece kayın hısımları” ile sınırlandırıldı.
OHAL öncesinde, mahpuslarla görüşebilecek kişiler yönetmelikte şöyle sıralanıyordu:
“Hükümlü ve tutuklular; eşi, anne, babası, büyükanne ve büyükbabası, çocuğu, torunu, kardeşi, gelini, damadı, kayınbiraderi, baldızı, yengesi, eniştesi, görümcesi, kayınvalidesi, kayınpederi, kayınvalidesinin annesi ve babası, kayınpederinin anne ve babası, eşinin çocuğu, büyükanne ve büyük babasının anne ve babaları, torun çocuğu, kardeş çocuğu, eşi, amcası, halası, dayısı, teyzesi ve bunların eşleri ile vasisi ve kayyımıyla görüşebilir.”
* KHK ile “arkadaş görüşçüsü” olarak ifade edilen aile dışı üç görüşçü hakkı da kaldırıldı.
* 18 Ağustos 2016’da Resmi Gazete’de yayınlanan Hükümlü ve Tutukluların Ziyaret Edilmeleri Hakkında Yönetmelik’te Adalet Bakanlığının yaptığı değişiklikle de şu suçlardan hapishanede olanların, açık görüş hakkı ayda birden iki aya bire indirildi:
“26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun İkinci Kitap Dördüncü Kısım Dördüncü, Beşinci, Altıncı ve Yedinci Bölümünde tanımlanan suçlar, 12/4/1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu kapsamına giren suçlardan, hükümlü ve tutuklular.”
-----

---İlişkili İçerik
----Soesterberg Hapishanesi’nden Mektup Var! (Füsun Erdoğan)
---ÖYM İmzalı Hukuksuzluk Örnekleri 2 - Zerya (Halime) Saraç (Füsun Erdoğan)
---ÖYM İmzalı Hukuksuzluk Örnekleri 1: Ebru Bayram (Füsun Erdoğan)
---Yağmur Olmalı! (Füsun Erdoğan)
----Tam Zamanında: Sözde Terörist (Füsun Erdoğan)

--Çarşamba, 17 Haziran, 2017 ..Kaynak :Görülmüştür Org ...http://gorulmustur.org/icerik/tutsaklara-mektup-yazmayi-yeter-ki-isteyin-0 ..

Yorumlar

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır.

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.
Maksimum dosya büyüklüğü 10 MB.
İzin verilen dosya türleri: png gif jpg jpeg.
Maksimum fotoğraf büyüklüğü 650x650 pixel.
Maksimum dosya büyüklüğü 10 MB.
İzin verilen dosya türleri: 3gp avi bmp cda doc jpe mov mp2 mp3 mp4 mpeg mpg pdf ra ram rm rtf sfk swf wav wma wmv xls.
GÜVENLİK KODU
Lütfen doldurunuz.