Kürt Sorununda Tanım ve Çözüm:Sivil Self-Determinasyon Mücadelesi Mümkün mü?-Dolayısıyla Kürt sorununa da bilimsel bir yaklaşım getirebilmek için içinde bulunduğumuz maddi koşullardan kopuk davranamayız ve nesnel gerçeklikleri göz ardı etmeden, tarihsel b

---Kürt Sorununda Tanım ve Çözüm:Sivil Self-Determinasyon Mücadelesi Mümkün mü?-Dolayısıyla Kürt sorununa da bilimsel bir yaklaşım getirebilmek için içinde bulunduğumuz maddi koşullardan kopuk davranamayız ve nesnel gerçeklikleri göz ardı etmeden, tarihsel bir perspektifle Kürtlerin mevcut Türkiye devleti ile arasındaki ilişkiyi iyi analiz etmeli ve Kürt sorunun özünü ortaya koymalıyız.
---“İyi ifade edilmiş bir sorun yarı yarıya çözülmüş demektir”der Fransız bir cerrah. Sorunun tanımına dair belirtilen bu önem tıp biliminde nasıl geçerliyse toplumsal sorunlarda da pekala geçerlidir. Vücuttaki bir fizyolojik anomaliye doğru tanı koyulamadığında, kanserin gelişimine bizatihi destek olunduğu sıklıkla karşılaşılan bir vakadır. Çözümü yeterince gecikmiş olan Kürt sorunu da ilk bakışta toplumsal bir kansere dönüşmüş gibi görünüyor. Öte yandan Marks’ın deyişiyle de “Toplumlar üstesinden gelemeyecekleri sorunları gündeme getiremezler” başka bir deyişle insanlığın kendi yarattığı toplumsal sorunlar çözümsüz değildir zira toplumsal sorunlar bazı fizyolojik ya da doğa sorunları gibi önüne geçilemeyecek bir forma sahip olamazlar. Örneklemek gerekirse bir depremi ya da “Down Sendromu” gibi doğuştan var olan genetik bir anomaliyi engelleyemezsiniz fakat toplumsal bir varlık olan insan, toplumsal sorunları kendisi yarattığı gibi bunun üstesinden gelebilme yetisine de sahiptir.
---Çağımızdan 200.000 yıl önce ortaya çıkan ilk atamız Homo Sapiens’den bu yana insan türü, içinde yaşadığı maddi koşullar çerçevesinde belli kültürel olgular geliştirmiştir. Gordon Childe’in adlandırmasıyla vahşi paleolitikten barbar neolitiğe, kentsel devrimden günümüze her kültürel gelişme, bir kalıt olarak kendisinden sonraki kuşağa taşınmıştır. 200.000 yıllık süreç içerisinde yeryüzünün farklı bölgelerinde farklı dillere, farklı giyinme biçimlerine, farklı simgesel yaratılara ve farklı tensel özelliklere sahip yüzlerce farklı etnik grup oluşmuştur. İnsan türünün bu antropolojik gelişimi tarih dışı değil tarihseldir ve yadsınamaz bir gerçekliktir. Öte yandan insanın sürekli kültürel evriminin bir sonucu olan bu etnik zenginlik, kapitalizmin gelişmesi ve burjuvazinin ihtiyaçları doğrultusunda “ulus ve ulusçuluk” şeklinde farklı bir forma dönüşmüştür. İnsanın yarattığı toplumsal olgulardan bir diğeri de “ulus”tur ve ulus yaratısı şu anda dünyanın bütün halkları için geçici bir nesnel gerçekliğe dönüşmüştür.
----“Sanayi devriminin ve kapitalizmin gelişmesiyle, daha geniş pazarlara ve hammadde kaynaklarına duyulan gereksinim, feodal birimleri silip süpüren ulusal birimleri ve ulusçuluğu yaratınca, geçmişten kalıtılan sosyal, dinsel, etnik, kentsel vb. etnosantrik tutumlar yanı sıra, egemen, başat etnosantrik tutum ve düşünüş ‘ulusçuluk biçimini almıştır. Kapitalizm emperyalist bir yönde gelişmeye başlayınca, ulusal etnosantrizm gereksinimlere yetmez olacak, ırksal etnosantrizm denenip tuturulmaya çalışılacaktır.“(1)
---Burjuvazinin bir toplumsal icadı olan ulus olgusu, tekrar vurgulamak gerekirse tarih içerisinde bir insan yaratısı olarak ortaya çıkmış ve “ulus-devlet” şeklinde, insanlığın dünya içerisindeki organizasyonunun temel yapı taşı olarak mevcudiyetini korumaktadır. Burjuvazi ulus olgusunu başlangıçta iç pazar yaratmada ve sömürgecilik gibi pratiklerinde bir araç olarak kullanmış, ardından kapitalizm tekelci ve ulus ötesi bir forma büründükten sonra ulus ve ulus-devlet olgusu da yapısal değişikliklere uğramaya başlamıştır. Fakat insanlığın ilerleyişinin ve toplumsal gelişmelerin dünyanın her yerinde aynı hızda ilerleyemeyeceği gerçeği göz önüne alınınca, 21. yy’da ulusal sorunlar halen çözülemeyip, devasa toplumsal sorunlara dönüşebilmektedir. Küreselleşmenin bir sonucu olarak ulus ve ulus devlet olgularının uğradığı yapısal değişikliklerin derecesi Ortadoğu, Avrupa-Amerika ve Asya arasında farklıdır zira üretici güçler ve üretim ilişkilerinin gelişmişlik düzeyi büyük bir farlılık ve eşitsizlik ihtiva etmektedir.
---Dolayısıyla Kürt sorununa da bilimsel bir yaklaşım getirebilmek için içinde bulunduğumuz maddi koşullardan kopuk davranamayız ve nesnel gerçeklikleri göz ardı etmeden, tarihsel bir perspektifle Kürtlerin mevcut Türkiye devleti ile arasındaki ilişkiyi iyi analiz etmeli ve Kürt sorunun özünü ortaya koymalıyız.
--Günümüzde ulusun halen genel geçer bir tanımı yapılamamaktadır. “Hobsbawm için millet bir gizemdir. Sorusu sorulmadığı sürece bildiğimizi zannederiz; sorulduğunda meselenin o kadar da basit olmadığının farkına varırız.”(2) Buna rağmen bazı kriterler açısından bir topluluğun ulus yaratısının kategorisine mi girdiği yoksa kültürel farklılığa sahip küçük bir cemaat mi olduğu konusunda bazı temel noktalarda fikir birliğine varılmıştır. Bu temel kriterler, asgari ölçüde bir nüfus, köklü bir tarihe sahip otoktonluk, kendine ait bir dilin varlığı, yazılı ve sözlü bir milli – edebi tarihinin varlığı vs. gibi kriterlerdir. Söz konusu kriterler göz önüne alındığında Kürtlerin, mevcut uluslararası düzende “ulus” kategorisinde ele alınması gereken bir topluluk olduğu açıktır ve Kürt sorunu Kürdistan sınırları içerisinde bir “ulus-ülke” sorunudur. Bu açıdan Kürt sorununa bilimsel bir açıklama getirebilmek için ön şart, Kürtleri ulus kategorisi içerisinde ele almak ve soruna (Kürdistan sınırları içerisinde) ulus-ülke sorunu çerçevesinde yaklaşmaktır. Aksi takdirde Kürt sorunu “bireysel haklar sorunu”, “Azınlık sorunu”, “Barış sorunu” gibi formlara bürünerek, sorunun özünden uzaklaşılmış olacaktır. Yeri gelmişken sorunun özünden olan bu tip sapmaların, çoğu zaman egemen devletin meşruiyet alanını genişlettiğini de hatırlamakta fayda var.

Türkiye Cumhuriyeti devletinin inşası ve Kürtler:

Bilindiği üzere dağılmaya başlayan Osmanlı imparatorluğu 1. dünya savaşından sonra bir enkaza dönüşmüştü. İmparatorluğun belli bölgeleri dönemin emperyalist devletleri tarafından işgal edilmişti. Bununla beraber dünyanın bir çok yerinde çok daha önceden imparatorluklar tarihe karışmış ve yerini ulus devletlere bırakmıştı. Avrupa’daki mutalkiyetçi rejimler nasıl ki burjuvazi karşısında varlıklarını koruyamadılar ise Osmanlının da aynı süreci yaşaması kaçınılmazdı. Türk burjuvazisi kendi ulusal pazarını ve devletini kurmak adına çıktığı yolda, Meşrutiyetçi İttihat Terakki ile başlayan liderliği Cumhuriyetçi Kemalist kadroya devretti. Kemalist hareket bağımsızlık hareketine girişirken Kürtlerin desteği olmadan zafere ulaşamayacağını biliyordu. Bu doğrultuda Kürdistan’da kongreler düzenleyerek, eşitlikçi bir devlet kurma ve özerklik vaatleriyle, Kürtleri beraber savaşmaya çağırdı ve nihayetinde ikna etti.

Kurtuluş savaşı denilen savaş kazanıldıktan sonra, Kemalist iktidarın Lozan anlaşmasını imzalamasıyla birlikte Türk burjuvazisi bağımsız devleti garanti altına aldı. Fakat savaş öncesinde Kürtlere karşı verilen bütün sözler ve eşitlikçi tutum bir anda unutuldu. Kürtler Kemalistlerin büyük bir komplosuna kurban gittiklerini acı bir şekilde anladılar. O andan itibaren Kürtler için Osmanlı döneminden kat be kat daha kötü bir süreç başladı. Kurucu Kemalist iktidar, Cumhuriyet rejimini ilan ettikten hemen sonra, 1924 anayasası ile devletin garanti altına alınan sınırları içinde yaşayan herkesi Türk ilan etti. Türklük dışında hiçbir ulusal kimliğe nefes aldırılmayacağının anayasal startı verildi. İttihat Terakki’nin daha önce Ermenilere karşı uyguladığı imha ve eritme politikası, bu sefer Kemalist iktidar eliyle Kürtlere uygulanacaktı. Kemalist burjuvazi Kürtlerin siyasi iradesini tümüyle teslim almaya, Kürtleri topyekûn inkar ve imhaya, Kürdistan’ı askeri, siyasi ve ekonomik olarak ilhak etmeye kararlıydı. Bu doğrultuda Şark Islahat Planı, Takrir-i Sükun, İstiklal Mahkemeleri, Umumi Müfettişlikler gibi idari ve hukuki pratikler yürürlüğe kondu. Özellikle Şark Islahat Planı kapsamlı bir sömürgeleştirme projesiydi. Türkiye devletinin Kürtlere dair 92 yıllık politikasının temelini Şark Islahat Planı oluşturur. Türkiye devletinin günümüzdeki Kürt politikasında da bu planın etkileri rahatlıkla görülebilir. Şark ıslahat planı Kürt sorununun özünün ve Türkiye devletinin, Kürtlerin ulusal haklarının gaspı üzerine inşa edildiğinin anlaşılmasında en önemli somut tarihsel veridir.

Şark Islahat Planı’nda Kürdistan’ın işgali ve Kürtlerin ulusal imhasına dair her şey bütün ayrıntılarıyla yer aldı: Askeri yığınağın ve karakolların yapılması, Kürtçenin yasaklanması, asimilasyon odaklı eğitim, İskan ve Tehcir, Tedip ve Tenkil, Demir ve Kara yolları yapımı, Sınırsız yetkiye sahip umumi müfettişliklerin kurulması..

Şark Islahat Plan’ını hazırlayanlardan biri ve dönemin içişleri bakanı olan Cemil Uybadın aşağıdaki cümleyi açıkça beyan etmişti:

“Kürdistan, Umumi valilikle ve Müstemleke (Sömürge) yöntemiyle idare edilmelidir.”(3)

Kürdistan’ı sömürgeleştirmenin arkasında yatan en büyük neden elbetteki Türk burjuvazisinin iştahını kabartan ham madde ve iş gücü kaynağıydı. Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın İhtiyat Kuvvet: Milliyet Şark adlı kitabındaki tespitlerini olduğu gibi aktarıyorum:

“Doğu illeri meyva (üzüm ve kayısı vb.), hayvansal ürünler (yağ, süt, deri, yün), otlu ürünler (pirinç, patates vb.) açısından bereketli tarımsal bir bölgedir. Bugün doğal ekonominin buradaki genişliğine ışık tutacak şekilde hemen her ilde pamuk ve kenevir yetişir. Bununla birlikte bazı bölgelerinde tütün ve afyon, hattâ incir, zeytin ve kereste de pazara çıkarılabilir. Fakat Doğu illerinin sömürge ekonomisine özellikle elverişli olan varlığı, zengin ilk madde kaynaklarıyla dolu oluşudur. Yer altında gömülü duran madenler arasında kurşun, gümüşlü kurşun, demir ve kükürt gibi Türkiye’nin başka yerlerinde bulunanlardan başka, o kadar sık rastlanılmayan çinko, kırmızı boya, tuz, şap, sünger taşı gibi madenler hesaba katılacak zenginliklerdir. Ama Doğu illerinde özellikle modern sanayide, hatta bunalıma karşın önlemlerini ve pazardaki değerlerini kolay kolay kaybetmeyen bakır, manganez, kalayla altın, gümüş gibi değerli madenlerin, özellikle kömür, petrol adlı enerji kaynaklarıyla yan yana duruşu, bu bölgedeki ilk madde hazinelerinin anlamını büsbütün canlandırır. Doğu illerinin ekonomik bakımdan üzerinde durulacak bir üçüncü niteliği, boş iş gücü kaynağı olabilmesidir.

İşte Türk burjuvazisi Doğu illerini ve Kürdistan’ı, bu üç noktadan sömürge yöntemleriyle sömürüyor: 1- Tüketim ilk maddesi; 2- Üretim ilk maddesi; 3- İş gücü… Bunlara bir dördüncüsü olarak maliyenin satırını da eklersek, Türk burjuvazisinin Kürdistan’ı ekonomik olarak ezişine az çok dikkate değer örnekler bulunmuş olur.

Bugün sömürge deyince ne anlıyoruz? Ana vatan finans-kapitalinin emrinde tutulan tekeller ve açık metalar pazarı ve ilk madde kaynağı olan, siyasal olarak bağımlı bir ülke. Finans-kapitalin anavatanı, sömürge ülkenin sürekli tarımsal kalmasını, bu pazar ve ilk madde kaynağını elinden kaçırmamak ister. Şu halde bir bölgenin sömürge durumunda tutulduğu, bir sözcükle o bölgede sanayi gelişimin siyasal amaçlarla durdurulmasından anlaşılır. Türk burjuvazisi Doğu illerinde böyle bir amaç izliyor mu? Evet. Türkiye finans-kapitalinin organı Doğu hakkındaki yazıda ne diyor: “Her toplumsal reformun birinci aşaması hemen hemen gerçekleştirilmiş sayabileceğimiz düzen ve emniyetin kurulması ve geliştirilmesidir”(4)

1938’de maliye satırını indiremediği son yer olan Dersim’de yapılan katliamın ardından Kemalist İktidar Kürdistan’da tam bir hakimiyet sağladı. Sıra ekonomik sömürüyü kurumsallaştırmaya geldi. 80’li yıllara kadar TPAO ( Türkiye petrol anonim ortaklığı), TMO (Toprak mahsulleri ofisi), TEK (Türkiye elektrik kurumu), TKİ (Türkiye kömür İŞletmesi), Etibank, Sümerbank, Tekel, Bankalar, Et kombinaları gibi kurumlar ile önce devlet işletmeleri şeklinde, ardından Neoliberalizm ile paralel aynı kurumların özelleştirilmesiyle, Kürdistan Türk burjuvazisine tümüyle bağımlı kılındı.

Türkiye ile Kürdistan arasındaki sömürge ilişkisi kendine has özelliklere sahip ve kendi pratiği içinde kendini geliştiren bir sömürgecilik tipidir. Klasik sömürgecilikte, sömürge ulusun ulusal varlığı diliyle, kültürüyle kabul edilir fakat topyekun olarak aynı ekonomik sömürüye tabi tutulur. Kürdistan’nın sömürgeleştirilmesinde ise Kürtler ulus olarak imha edilmeye ve Türkleştirilerek eritilmeye çalışıldı. Bununla beraber Türk burjuvazisi olmayı ve ikinci planda kalmayı kabul ettiği sürece Kürde de burjuva olma hakkı tanındı. Bundan dolayıdır ki Türkiye devleti çoğu kez Kürt egemenleri ile sıkı ilişkiler kurabildi ve Kürtlüğünü inkar ettiği sürece kısıtlı da olsa Kürt sermaye sahiplerinin doğmasına izin verildi.

Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana Türkiye devleti için her Kürt ulusal uyanışını geri kalmışlığa bağlamak gelenek haline geldi. Devlet ahalisi yıllarca sömürgeciliğin deşifre olmasını önlemek ve meşruiyetini muhafaza etmek için sorunu kalkınmacılığa indirgedi. Özellikle GAP projesi döneminde devletin bu dili açıkça görüldü. Kalkınmacılık kamuflajı ile yürütülmeye çalışılan bu tip gizil sömürgecilik Amerikalı sosyolog Michael Hechter’ın İç Sömürgecilik (İnternal Colonialism) teorisiyle büyük uyum gösteriyor. Hetcher iç sömürgecilik mekanizmasını şöyle açıklar:

“Modernleşmenin coğrafi açıdan eşit olmayan dağılımı ve farklı bölgelerde farklı etkilere yol açması, aynı devletin toprakları içinde gelişmiş ve daha az gelişmiş olmak üzere iki tür topluluk yaratacaktır. Bu durum kaynakların ve iktidarın iki grup arasında eşit olmayan bir şekilde bölünmesine neden olacaktır. Güçlü olan grup -başka bir deyişle ‘merkez’- var olan düzeni kurumsallaştırmaya yönelik politikalar izleyerek avantajını korumaya çalışacaktır. Bunun sonucunda merkez bölge gelişmiş bir ekonomik yapıya kavuşurken, çevre bölgelerde kalkınma merkeze bağımlı kalacak, hatta onu tamamlayıcı bir nitelik kazanacaktır. Bu bölgelerin sanayii -tabii eğer varsa- ihracata yönelik üretim yapacak, belirli bir ürün yelpazesinin dışına çıkamayacaktır. Böylelikle uluslararası piyasalardaki fiyat dalgalanmalarına fazlasıyla duyarlı olacaktır. Yatırım, kredi ve ücretlerle ilgili kararlar merkezde alındığından çevre bölgelerin refah düzeyi sürekli olarak merkezin gerisinde kalacaktır.

Öte yandan avantajlı grup toplumsal rollerin bölüşümünü, en prestijli olanları kendi grubundakilere verecek şekilde düzenleyecektir. Bu görev ve rollere az gelişmiş grubun üyeleri kabul edilmeyecektir. Bu durum ‘kültürel iş bölümü’ olarak adlandırılabilir. Kültürel iş bölümü yasal (de jure) ya da fiili (de facto) olarak sağlanabilir. Birinci durumda devletin aktif müdahalesi söz konusudur; bazı roller (örneğin çeşitli iş kolları) avantajlı konumda olmayan grubun üyelerine açıkça yasaklanır. İkinci durumdaysa toplumsal prestije sahip rollerin bireylere eşit dağılımı daha örtülü bir şekilde, örneğin ayrımcı politikalar ile engellenir.”(5)

Son tahlilde Kürt sorununa tarihsel ve bilimsel bir perspektiften bakıldığında sorun; “bir ulusun köklü bir tarihe sahip olduğu topraklarda nasıl bir toplumsal örgütlenme içinde yaşayacağına karar verebilme özgürlüğünün elinden alınması sorunudur”. Egemen devlet tarafından, önce askeri, siyasal ve ekonomik olarak ilhak edilerek, ardından kurumsallaşarak, ezilen ulusun tüm fonksiyonlarıyla egemene bağımlı kılındığı kendine has bir sömürgecilik sorunudur.

Çözüme ve mücadele yöntemine dair:

Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 1514(XV) sayılı 14 Aralık 1960 tarihli, Sömürge İdaresi Altındaki ülkelere ve Halklara Bağımsızlık Verilmesine İlişkin Bildiri’sinde;

1. Halkların yabancı tahakkümüne, hakimiyetine ve sömürüsüne tabi bulunması temel hakların inkarıdır. Birleşmiş Milletler Şartı’na aykırıdır ve dünya barış ve işbirliği için bir engeldir.

2. Bütün halkların kendi kaderini kendilerinin tayin etme hakkı vardır; o hakka binaen serbest bir şekilde siyasi statülerini tespit ederler ve ekonomik, sosyal ve kültürel gelişmelerini serbestçe takip ederler.

3. Siyasi, ekonomik, sosyal veya eğitsel hazırlığın yetersiz olmaması hiçbir surette bağımsızlığı geciktirmenin bir mazereti olmamalıdır.(6)

maddeleri yer almaktadır.

Yine BM Genel Kurulunun 16 Aralık 1966 tarihli ve 2200 A (XXI) sayılı kararla deklare “EKONOMİK, SOSYAL VE KÜLTÜREL HAKLAR ULUSLARARASI SÖZLEŞMESİ” nin 1. bölümünde şu maddeler yer alır:

1. Bütün halklar kendi kaderlerini tayin hakkına sahiptir. Bu hak vasıtasıyla halklar kendi siyasal statülerini serbestçe tayin edebilir ve ekonomik, sosyal ve siyasal gelişmelerini serbestçe sürdürebilirler.

2. Bütün halklar uluslararası hukuka ve karşılıklı menfaat ilkesine dayanan uluslararası ekonomik işbirliği yükümlülüklerine zarar vermemek koşuluyla, doğal kaynakları ve zenginlikleri üzerinde kendi yararına serbestçe tasarrufta bulunabilir. Bir halk sahip olduğu maddi kaynaklardan hiç bir koşulda yoksun bırakılamaz.

3. Kendini Yönetemeyen ve Vesayet altındaki Ülkelerden sorumlu olan Devletler de dahil bu Sözleşmeye Taraf bütün Devletler, kendi kaderini tayin hakkının gerçekleştirilmesi için çaba gösterir ve Birleşmiş Milletler şartının hükümlerine uygun olarak bu hakka saygı gösterir.(7)

BM kararlarında da açıkça belirtildiği üzere dünyadaki tüm diğer halklar gibi Kürtlerin de kendi kaderini tayin etme hakkı vardır ve yukarıdaki sözleşmelere taraf olan Türkiye devleti de bu kararlara uymakla yükümlüdür. Bir sömürgecilik sorunu olan Kürt sorununun rızaya dayalı, eşitlikçi ve kalıcı çözümü için, (ilk olarak ABD başkanı Wilson tarafından geliştirilmiş ardından Lenin’in sayesinde en özgürlükçü ve demokratik haline kavuşturularak uluslararası bir norm haline gelmiş olan) Self-determinasyon en doğru yöntem olarak görünüyor.

Sorunu sömürgecilik ve mücadelenin talebini self determinasyon olarak belirlemenin bir çok avantajı var:

1- Egemen devletin sorunu dezenforme ederek özünden kopuk biçimlere indirgemesinin önüne geçilebilir.

2- Egemen ulusa mensup aydınların, sömürgeci statükonun kurduğu zihinsel hegemonyanın esareti altında olmalarından kaynaklı olumsuzlukların önüne geçilebilir. Böylelikle kim sahici bir çözümden yana kim değil ortaya çıkabilir.

3- Söylem ile eylemin yarattığı “meşruiyet” sıkıntısı ortadan kalkar zira Kürt hareketinin özellikle uluslararası anlamda yaşadığı en büyük sıkıntılardan birisi budur. Söylemde Türkiyelileşerek eylemde aktif direniş vermek zorunda bırakılınca, egemen devlet bu çelişkiyi iyi bir koza çevirerek uluslararası baskıyı kompanse edebiliyor.

4- BM nezdinde, uluslararası hukukta norm haline gelmiş mekanizmalar üzerinden hareket etmek hem bir BM üyesi olan Türkiye devleti karşısında (üye olmasının ve söz konusu sözleşmelere taraf olmasının getirdiği hukuki yükümlülükler bağlamında) Kürtlerin elini güçlendirecek hem de mücadeleye daha bir işlevsellik kazandıracaktır.

Self-determinasyon için nasıl bir mücadele verilebilir?

Silahlı mücadele bir zamanlar kaçınılmazdı fakat şu açık ki Kuzey Kürdistan’da artık silahlı mücadelenin koşulları kalmamıştır çünkü savaş yorgunu bir halk ve askeri anlamda artık çok güçlü bir egemen devlet söz konusudur. Kürt hareketinin 30 yılı aşkındır yürüttüğü silahlı mücadelenin büyük katkısı ile birlikte Kürt ulusallığı artık asgari ölçüde vücut bulmuştur. Pervazsız devlet şiddeti karşısında kaçınılmaz olarak ortaya çıkan hendek ve gençlik eksenli kent direnişlerinin yeni bir mücadele yöntemi olarak benimsenmesi, egemen devletin Kürt yerleşimlerine her geçen gün daha bir hırsla saldırmasına, halkı ve yerleşimleri bir enkaza dönüştürmesine kaçınılmaz olarak yol açmaktadır. Bunun yanında hendek eksenli aktif direnişin özneleri için, silahlı eylem bir araç olmaktan amaç olmaya doğru evrilme tehlikesini de içinde barındırmaktadır. Fakat tüm bunların ötesinde ve en önemli olan ise şudur;

Bütünsel bir perspektiften bakılınca, belirli alanlara sıkışmış çatışmalarda sağlanacak alan hakimiyetinin galibi Kürtler olsa bile bu sömürüyü ortadan kaldırmayacaktır. Kürdistan’ın sömürgeleştirlmesi sadece askeri olarak temellendirilmemiştir. Sömürgeler başlangıçta askeri ve siyasi ilhak ile kurulur fakat sonunda asıl amacı olan ekonomik sömürü üzerine temellendirilir. Ekonomik ve idari kurumsallaşma, sömürge ulusunu sömürgeci devlete bağımlı kılan asıl zamktır. Kürt gençleri mahallerde aktif direniş vermeye devam ederken, kentlerdeki bankalar, devlet kurumları işlerini tıkır tıkır yürütmeye devam etmektedir. Kökten bir değişimin sırrı bu kurumları işlevsiz kılabilmekte yatar. Egemen devletin Kürdistan’a kök salmış kurumları işlevsiz hale geldikçe, Kürdistan’daki egemenliği de buna paralel sönümlenebilir.

Bunun yolu ise radikal ve kitlesel sivil itaatsizlik eylemleridir. Kürt hareketinin hali hazırdaki halk desteği göz önüne alındığında, hareket sivil itaatsizliği asgari ölçüde kitlesel olarak mobilize etme gücüne sahiptir. Sivil itaatsizlik eylemlerinin içeriği neler olabilir? Öncelikle sivil itaatsizliğin çerçevesini kurum işlevsizleştirmek oluşturmalıdır. Bankalardaki mevduatların geri çekilerek boykot edilmesi, Okulların süresiz olarak boykot edilmesi, başta vergiler olmak üzere elektrik ve su faturalarının ödenmemesi, asayiş sorunlarında mevcut güvenlik kurumlarının ve hukuki sorunlarda mevcut yargı kurumlarının boykot edilmesi vs. gibi çeşitlendirilebilecek bir çok sivil itaatsizlik eylemleriyle sömürgeci devletin Kürdistan’daki egemenliği büyük ölçüde işlevsiz ve anlamsız kılınabilir. Bunların yanında egemen devlet parlamentosunun terk edilmesi yine büyük ölçüde önem taşımaktadır. Fakat tüm bu sivil itaatsizlik eylemlerini, eş zamanlı olarak Türkiye’den öte dünyaya duyurmak ve belirleyiciliği olan devletler üstü organizasyonlarla sürekli iletişim halinde olmak ise en önemli olanı.

Son olarak şunu da belirtmek gerekir, Kuzey Kürdistan’daki sorun, sınırları sadece Türkiye olan ve izole bir sorun olmaktan çıkmıştır zira Güney ve Batı Kürdistan’daki gelişmeler ile şimdiden öngörülebilen gelecekleri Kuzey Kürtlerini de kaçınılmaz olarak etkileyecektir. En geç iki yıl içerisinde Güneyde bağımsız bir Kürt devleti ve ondan biraz sonra Batıda, tıpkı güneyin şu anki hali gibi bir federe bir devlet oluşacaktır. Bunu Türkiye devleti de çok iyi bilmektedir ve mevcut saldırganlığının en önemli sebebi de budur. Nasıl ki cetvelle çizilen Sykes-Picot sınırları kalıcılığını koruyamadı, Türkiye’nin geleceği de bundan pek farklı olmayacaktır. Önemli olan bu tarihsel zorunluluğun bilincinde olarak halka gelebilecek zararı en aza indirgeyecek ve süreci hızlandıracak bir eylem planı yaratabilmektir. Son sözü yine Marks’a bırakırsak:

“İnsanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar, ama kendi keyiflerine göre değil; kendi seçtikleri koşullar içinde değil, doğrudan karşı karşıya kaldıkları, belirlenmiş olan ve geçmişten gelen koşullar içinde yaparlar.”(8)

GÜNIŞIĞI SUH

Twitter:@TevlihevProjekt

(1)- A. Şenel, Irk ve Irkçılık Düşüncesi, Bilim ve Sanat Yayınları, Ankara 1984, Syf:52

(2)- http://ikincigrup.com/index.asp?haberID=29121

(3)- M. Bayrak, Kürtlere Vurulan Kelepçe: Şark Islahat Planı, Özge Yayınları, Ankara, 2013, Syf:163

(4)- H. Kıvılcımlı, İhtiyat Kuvvet: Milliyet Şark, Yol Yayınları, 1978, Syf:105

(5)- U. Özkırımlı, Milliyetçilik Kuramları-Eleştirel Bir Bakış, Sarmal Yayın evi, 1999, Syf:115-116

(6)- http://www.uhdigm.adalet.gov.tr/sozlesmeler/coktaraflisoz/bm/bm_38.pdf

(7)- http://www.uhdigm.adalet.gov.tr/sozlesmeler/coktaraflisoz/bm/bm_04.pdf

(8)- K. Marks, Louis Bonaparte’ın 18 Brumaıer’i, Sol yayınları, Mayıs 1966, Syf: 13
---- 02/01/2016 ...http://zivistan.com/?p=796 .

Yorumlar

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır.

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.
Maksimum dosya büyüklüğü 10 MB.
İzin verilen dosya türleri: png gif jpg jpeg.
Maksimum fotoğraf büyüklüğü 650x650 pixel.
Maksimum dosya büyüklüğü 10 MB.
İzin verilen dosya türleri: 3gp avi bmp cda doc jpe mov mp2 mp3 mp4 mpeg mpg pdf ra ram rm rtf sfk swf wav wma wmv xls.
GÜVENLİK KODU
Lütfen doldurunuz.