İbrahim'i Savunmak....

Dipnot Yayınları tarafından 2015’de “İbrahim Kaypakkaya Kitabı: Seçme Yazılar ve Üzerine Yazılar” başlıklı bir kitap yayınlandı. Kitapta yayınlanan İbrahim Kaypakkaya’nın “Seçme Yazılar”ını içeren bölüm, Umut Yayıncılık tarafından 1992’de yayınlanan baskısıdır. Kitapta, Muzaffer Oruçoğlu, Garbis Altınoğlu, Yaşar Ayaşlı, Ziya Ulusoy, Şöhret Baltaş, Emrah Cilasun, Erdoğan Aydın ve Metin Kayaoğlu’nun yazılarına da yer verilmektedir. Yazılarına yer verilen yazarlar, kendi açılarından İbrahim’i değerlendirmekte ve kimi tespitler yapmaktadır. TKP (ML) geleneğinden gelen ve İbrahim’in kazanımlarını geliştiren Bolşeviklerin görüşlerine yer verilmemesi ilginçtir. İbrahim hakkında değerlendirme yapan Yaşar Ayaşlı, Metin Kayaoğlu, Erdoğan Aydın ve Şöhret Baltaş’ın TKP (ML) geleneği ile bir ilgileri yoktur.
Dipnot Yayınları, sunuş yazısında İbrahim hakkında şu tespitleri yapıyor: “Kaypakkaya’nın Kemalizme ve Kurtuluş Savaşı’na ilişkin tespitlerinin bütünüyle sui generis olduğu da şüphelidir gerçi. Onun tahlillerinin ve kimi politik önermelerinin İdris Küçükömer ve Sencer Divitçioğlu çizgisinden mülhem olabileceğine ilişkin bir soru sorulabilir örneğin. (ayrıca Kaypakkaya bu kaynakları hiç zikretmemiştir. O, daha ziyade Şnurov başta olmak üzere Lenin, Stalin ve Mao Zedung gibi “kanonları” şahitliğe çağırarak tezlerine marksist-leninist çerçeve içinde meşruiyet aramıştır.)” (Age. s.9)
Dipnot Yayınları, Kemalizm ve Kurtuluş Savaşı ile ilgili tespitlerin bütünüyle İbrahim’e ait olduğunun şüpheli olduğunu açıklıyor! Dipnot Yayınları’na göre İbrahim; İdris Küçükömer ve Sencer Divitçioğlu’ndan esinlenmiş olabilir! İdris Küçükömer, Sencer Divitçioğlu ve benzerleri en iyi halde liberal demokrattır. İbrahim ise komünisttir. İbrahim’in komünist olarak esinlendikleri tabiî ki vardır. Onun esinlendikleri kendisi gibi komünist olanlardır. O,1970’li yılların koşullarında, Şnurov, Marx, Engels, Lenin, Stalin ve Mao Zedung’un kimi eserlerini incelemiş ve kavradığı oranda onları temel almıştır. Kimi hatalarına rağmen onun esas hattı marksist-leninisttir. İdris Küçükömer ise sivil toplumcudur. Kemalist devletin merkezci ve aşırı otoriter yapısına karşı çıkmaktadır. Ona göre; devletin bu niteliği sivil toplumun önünde tarihsel bir engel olarak yer almaktadır.
İdris Küçükömer ve Sencer Divitçioğlu sosyal bilimci olarak 1960’lı yılların sonundaki tartışmalarda Türkiye’deki ekonomik/sosyal yapının Asya Tipi Üretim Tarzı şeklinde olduğunu ileri sürdüler. Asya Tipi Üretim Tarzı, Karl Marx’ın Asya toplumlarının ekonomik sosyal yapısını analiz ederken geliştirdiği bir tezdir. İdris Küçükömer/Sencer Divitçioğlu’na göre, Asya Tipi Üretim Tarzı’nda ekonomik ilişkiler içinde ne sermaye birikimi, ne kapitalist bir toplum modelinin öncüsü olacak bir burjuva sınıfının çıkması mümkündür. Bu saptama, sivil toplum tartışmalarında İdris Küçükömer için önemli bir çıkış noktasıdır.
İdris Küçükömer’in siyasal paradigmasında sağ ve sol Türkiye’de yeniden tanımlanmalıdır. Sağ aslında tepeden inmeci hareketler, kendilerine misyon biçen elitlerin hareketi, sol ise alttan gelen halk hareketi, ya da halk hareketine dayanan hareketlerdir. Buna göre, İttihat ve Terakki Partisi, Cumhuriyet Halk Partisi siyasetin sağındadır. Prens Sabahaddin tarafından temsil edilen Teşebbüs-i Şahsi akımı, Hürriyet ve İtilaf Partisi ve Demokrat Parti siyasetin solundadır. Tanzimat’tan cumhuriyete kadar süren batılılaşma hareketleri, Küçükömer’e göre, emperyalist devletlerin Türkiye’yi kendi hegemonyaları altına alma ve kapitalizmi tüm kurumlarıyla Türkiye’ye sokma hareketidir. Tanzimat’tan günümüze kadar uzanan batılılaşma politikaları özü itibariyle kapitalizmin devlet eliyle inşasından başka bir şey değildir. Bu batılılaşma modeli, gerçek anlamda bağımsız bir kapitalizmin ve sivil toplumun gelişmesinin önünde engeldir. İdris Küçükömer, kapitalizme karşı değildir. İdris Küçükömer, kapitalizmin devlet eliyle yerleşmesine karşıdır. İdris Küçükömer, Türkiye’nin batılılaşma serüveninin, aslında kapitalistleşme serüveni olduğunu belirtir. Bu bağlamda batılı emperyalist devletlerin, kapitalizmi Tanzimat reformlarıyla ve bürokratlar aracılığıyla ülkeye soktuğunu söyler. Batılılaşmanın ekonomik bedelini de yoksul kitlelerin ödediğini bu yüzden de batılılaşma sürecinin yönetici sınıflarla, yönetilen halk kitleleri arasında bir yabancılaşmaya neden olduğunu belirtir.
İbrahim’in İdris Küçükömer/Sencer Divitçioğlu’ndan esinlendiğini söylemek, sapla samanın birbirine karıştırılmasıdır. Elmalarla armutları bir ve aynı gören İbrahim değil, Dipnot Yayınları’dır. Dipnot Yayınları, bir iddia ortaya atmakta ama iddiasını ispatlama gereğini duymamaktadır. İddiasını ispatlamak isteyenler, İbrahim’in tezleri ile İdris Küçükömer’in tezlerini karşılaştırır. Bu karşılaştırma içerisinde, İbrahim’in hangi konularda İdris Küçükömer’den etkilendiği açıklanır. İbrahim’in yazdıkları ve mücadelesi ortadadır. İbrahim, tabuları yıktı buzları kırdı. Kemalizmin faşizm olduğunu ortaya koydu. Kurtuluş Savaşı’nın güdük antiemperyalist bir niteliğe sahip olduğunu açıkladı. İbrahim, liberal demokrasi için değil, proleter demokrasi için mücadele etti. İbrahim, sadece kapitalizmin devlet eliyle geliştirilmesine karşı değil, kapitalizmin tümden ortadan kaldırılması için mücadele etti. Olgular böyledir.
İbrahim’in katledilişinin 44. yıldönümünde, sözünü ettiğimiz kitapta İbrahim hakkında değerlendirme yapan yazarların kimi belirlemeleri hakkında tavır takınmayı gerekli görüyoruz.
İbrahim üzerine ilk yazı Muzaffer Oruçoğlu’na aittir. Oruçoğlu, İbrahim’in babasının gözünden edebi bir dille İbrahim’in çocukluğunu vb. anlatmaktadır. Oruçoğlu, bu yazısında İbrahim hakkında herhangi bir değerlendirme yapmamaktadır.
Garbis Altınoğlu, “Aydınlık“ hareketinden gelen bir kişidir. “Proleter Devrimci Aydınlık“tan İbrahim’den önce kimi arkadaşları ile birlikte ayrıldı. Ayrılanlar, Aydınlıkçılar tarafından “Birinci Tasfiyeciler” olarak adlandırıldı. ‘PDA’dan ayrılanlar kendi aralarında ideolojik bir birlik sağlayamadı. Garbis Altınoğlu ile birlikte ayrılan Adil Ovalıoğlu Haziran 1970’de öldürüldü. Sandığa konulan ceset denize atılmak istenirken durumdan şüphelenen bir taksi şoförünün polise yaptığı bir ihbarla cinayet ortaya çıktı. Bu olay “sandık cinayeti” olarak kayıtlara geçti.
“İbrahim Kaypakkaya’yı Anarken” başlıklı yazıda, Garbis Altınoğlu’nun on sekiz sayfalık yazısında doğrularla yanlışlar iç içedir.
İbrahim, 18 Mayıs 1973’te Amed zindanlarında işkence ile katledildiğinde, 25 yaşında değil 24 yaşında genç bir komünistti.
Garbis Altınoğlu, hiçbir ayrım yapmadan saldırı salvolarına başlamaktadır. Şöyle yazıyor Garbis Altınoğlu:
“Özelde TKP (ML) kökenli örgüt ve çevrelerin, örgütsüz ‘Kaypakkaya sempatizanlarının ve genelde devrimci kamuoyunun bir bölümünün, içi boş bir ajitasyon düzeyine inen Kaypakkaya’yı yüceltme ve idealize etme eğilimi ve pratiğinin bir çeşit ritüele dönüştüğünü söyleyebiliriz.” (Age. s. 356)
Garbis Altınoğlu, İbrahim’in “kahramanlaştırma ve putlaştırma ediminin konusu” olduğunu ve bu eğilimin “Romantik Kaypakkayacılık” olarak adlandırılması gerektiğini belirtmektedir.
Garbis Altınoğlu, burada TKP (ML) kökenli örgüt ve çevreleri aynı çuvala koymakta ve genel değerlendirmeler yapmaktadır. Oysa Bolşeviklerin İbrahim’e yaklaşımı ve değerlendirmesi ile TKP (ML) kökenli diğer grupların İbrahim’i değerlendirmesi arasında nitel bir fark vardır. Bolşevikler, öncülümüz olan TKP (ML) içinde faaliyet yürütürken de İbrahim’in putlaştırılmasına ve hatalarının sistemleştirilmesine karşı mücadele ettiler. TKP (ML)’den ayrıldıktan sonra da Bolşevikler, İbrahim hakkında kapsamlı değerlendirmelerini kamuoyuna yayınladılar. Bolşeviklerin, ayrı örgüt olarak 36 yıllık bir geçmişi vardır. Garbis Altınoğlu, Bolşeviklerin görüşlerinden bihaber olamaz. Garbis Altınoğlu, “TKP (ML) Hareketi” çizgisine yön verirken de Bolşeviklerin varlığından haberdardı.
1978’de yapılan “Birinci Konferans”ta TKP (ML) İbrahim yoldaşın katledilmesinden sonra ilk kez gerçek anlamda bir merkezi yapıya kavuştu. TKP (ML)’nin “Birinci Konferans”ında TKP (ML)’nin ilk resmi özeleştirisi de kabul edildi. Bu özeleştiri partinin kuruluş döneminde ve daha sonra yaptığı kimi hataları tespit edip, bunları aşma yönünde adımlar attı. İbrahim’in çizgisinin devrimci marksist özüne sahip çıktı. Hataları da özeleştiri ile aşmaya yöneldi. Katledilişinin 43. yıldönümünde yazdığımız bir yazıda İbrahim hakkında şunları yazdık:
“Birinci Konferans ertesinde bir yandan parti sıcak sınıf mücadelesi içinde inşa edilmeye çalışılırken, diğer yandan partinin çizgisindeki 1972’nin, uluslararası alanda modern revizyonizme karşı mücadele ortamında yaptığı kimi hatalardan arındırılması, parti çizgisinin geliştirilmesi, özeleştirinin derinleştirilmesi mücadelesi yürütüldü. Bu mücadelede de yeniden iki çizgi berraklaştı parti içinde. Bir çizgi, İbrahim’in kurduğu marksist-leninist partinin Birinci Konferans’ta başlanan özeleştirisini derinleştirerek, İbrahim’in partisini gerçek bir Bolşevik partiye doğru ilerletmeyi savunan; diğeri ise İbrahim ne dediyse, ne yaptıysa doğrudur, onun “11 ilkesi” Türkiye devriminin yolunu çizmiş olan değişmez yasadır mantığı ile, partiyi Birinci Konferans’ın yaptığı özeleştiriden de geri pozisyonlara çeken tutucu bir çizgi idi. Gerçekte İK yoldaşın 1972 şartlarında geliştirdiği çizgi, uluslararası alanda “Mao Zedung Düşüncesi”ni, emperyalizmin toptan çöküşe gittiği, sosyalizmin top yekûn zafere ilerlediği yeni çağın Marksizm-Leninizm’i olarak gören Lin Biaocu tanımı sorgulamadan üzerlenmişti. Türkiye’deki devrimci durum değerlendirilmesi bağlamında da yine Lin Biaocu “sol” yaklaşıma uygun bir değerlendirme temelinde Türkiye açısından durumu abartan, sübjektif bir değerlendirme yapmıştı. İK’nın marksist-leninist çizgisinin özünü belirlemeyen bu önemli yanlışlar partinin 1978’deki Birinci Konferans’ındaki özeleştiride tespit edilmiş, düzeltilmesi yönünde önemli bir adım atılmıştı. Tutucu kanat İbrahim Kaypakkaya’yı savunma adına, onun parti tarafından aşılması yönünde önemli adımlar atılmış olan yanlışlarına sarıldı. Bunları daha da sistemleştirerek savunmaya başladı. Partinin 1981’in birinci yarısında ağır faşizm şartları altında yapılan 2. Konferans’ında bu iki çizgi çatıştı. Tutucu kanat tabanın görüş ayrılıkları konusundaki bilgisizliğinden yararlanıp, demagojik yöntemlerle tabanı, partiyi bolşevikleştirmek isteyen kanada karşı kışkırtarak, örgütsel açıdan da Menşevik yöntemlerle Bolşevik kanadı tasfiye işine girişerek, parti tarihinde en önemli ayrışmanın yolunu açtı.
Parti içindeki Bolşevik kanat, Menşeviklerin burjuva yöntemleri ile tasfiye girişimi karşısında, TKP/ML’yi bolşevikleştirme şiarıyla, partinin Menşevik kanadının disiplinini tanımadığını ilan etti, parti tabanını görüş ayrılıklarını incelemeye çağırdı. TKP/ML (Bolşevik)’in kuruluşunu ilan etti. Bu adım gerçekte 1972’ye dek içinde çalıştığı Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi’nin (Proleter Devrimci Aydınlık) yönetiminin ilah olmaz revizyonistler olduğunu gördüğünde, revizyonist yönetimin disiplinini reddederek TKP/ML’yi kuran İbrahim Kaypakkaya’nın devrimci komünist tavrına denk düşen bir tavırdı.
Menşevik kanadın 1981’de 2. Konferans ile gerçekte bıraktığı İbrahim Kaypakkaya’nın bayrağı böylece daha sonra özü en iyi ifade eden ve karışıklıkları önleyecek bir isim değişikliği ile Bolşevik Parti’ye dönüşen TKP/ML (Bolşevik) tarafından yeniden yükseğe kaldırıldı. 1981’den bu yana Bolşevik Parti şimdi 35 yıldır, İbrahim’in çizgisinin marksist-leninist özüne sahip çıkarak, o çizginin yanlışlarını bilimsel bir araştırma temelinde ve pratikte de aşarak, gerçek bir Bolşevik Parti’nin inşası onurlu görevini yürütüyor. 1973’de faşist cellatlarca katledilen İbrahim’in davası bugün de Bolşevik partilerimizin mücadelesinde yaşıyor.
İbrahim KAYPAKKAYA’nın tabuları yıkan, buzları kıran komünist atılımının gerçek sürdürücüsü olan, onun gerçek haleleri olan Kuzey Kürdistan/Türkiyeli Bolşevikler, İbrahim KAYPAKKAYA’nın hatalarını aşarak, onun marksist-leninist görüşlerini rehber alıp geliştirerek Bolşevik mücadelede yaşatıyorlar. Bolşevikler onu bu temelde anıyor.” (Bolşevik Partizan, sayı 174, s. 37-38, Haziran 2016)
Garbis Altınoğlu yazısında yine hiç ayrımsız “Sözümona Kaypakkaya’yı izleyen ve bugünün Türkiye’sini yarı-feodal olarak değerlendirmeye devam eden TKP(ML) kökenli grupların, kapitalizmin gelişmesi ve kırların tenhalaşması nedeniyle giderek daha anlamsız hale gelen bu stratejiyi hâlâ öğütlüyor olmaları, sadece onların öğrenmeye kapalılıklarını, teorik geriliklerini ve doğmatizmlerini göstermeye hizmet etmektedir.” (s. 359) genel değerlendirmesini yapmaktadır.
Bolşevikler, TKP (ML)’den ayrı olarak Çin Devrimi’nin genelleştirilmesi, Çin’in sosyo-ekonomik yapısının şablon biçiminde Kuzey Kürdistan/Türkiye’ye uygulanmasını yanlış buluyorlardı. 1981 Mart’ında, Bolşeviklerin ayrı bir örgüt olarak ortaya çıkmasında bu görüş ayrılığı da önemli bir rol oynadı. Bu görüş ayrılıklarının belgeleri 1981 Mart’ından itibaren devrimci kamuoyuna yayınlandı. TKP/ML (Bolşevik) olarak ortaya çıktığımızdan bu yana, biz marksist-leninist ilkelere dayanarak, Çin Devrimi’nin deneylerini yanlış genellemelerini ve bunların “yarı-sömürge, yarı-feodal ülkeler” genellemesi içinde ele alınan tüm ülkeler için genelleştirilmesini reddettik. Süreç içerisinde Kuzey Kürdistan/Türkiye’nin sosyo-ekonomik yapısını marksist-leninist teoriye dayalı tam bir bilimsel çözümlemesini yaptık. Devrimci hareket içerisinde yer alan ve bir dönem “TKP (ML) Hareketi” içerisinde faaliyet yürüten Garbis Altınoğlu’nun bu gelişmelerden haberinin olmaması ya imkansızdır ya da eğer haberi yoksa bu ciddiyetsizliktir.
Devamla, “Çin deneyimini ve o ekonomik ve tarihsel temel üzerinde oluşan Maoist stratejiyi Türkiye’ye uygulamaya çalışan TKP(ML) ve onun ardıllarının tuttukları yol çıkmaz bir yoldu.” (s. 360) tespitleri yapılmaktadır. Yukarda da ifade etmeye çalıştığımız gibi genel saptamalar yapmak yerine somut konuşmak, somut örnekler vermek komünist olduğunu söyleyen birileri için bir gerekliliktir.
Garbis Altınoğlu, İbrahim’i değerlendirirken, 1960’ların sonlarından onun ölümüne kadar olan evreyi “Maoist” evre olarak adlandırmaktadır! İbrahim, hiçbir zaman kendisini “Maoist” olarak adlandırmamıştır. O, hep Marksizm-Leninizm’i temel aldığını ve marksist-leninist olduğunu söylemiştir. Bu olgudur. İbrahim değerlendirilirken bu olgu temel alınmalıdır.
İbrahim, kuşkusuz genç bir komünist önder olarak hatasız değildi. Bütünlük içinde değerlendirildiğinde esası doğru, devrimci, marksist, komünist olan düşüncelerinin yanında, kimi önemli yanlış düşünceleri de vardı. İbrahim bir bütün olarak değerlendirildiğinde marksist-leninist bir önderdir. Onun çizgisi üzerinde, onun çizgisindeki yanlışları özeleştiri ile aşarak ilerleyenler Bolşevizme vardı.
“Kaypakkaya: Geleceğe İz Bırakan Devrimci Geçmişimiz” başlıklı on sekiz sayfalık yazıda, Ziya Ulusoy İbrahim’i değerlendirmekte ve şöyle demektedir:
“12 Mart yenilgisi sonrası 1976’da özeleştirel davranarak bazı değişikliklere gittik. Programatik ve örgütsel ayrılık doğdu. İçinde yer aldığım TKP-ML Hareketi, aşırı eleştirelliğe kaymakla Kaypakkaya’ya haksızlık yaptı. Kendisini sağa doğru itti.” (s. 388)
Ziya Ulusoy’un “1976’da özeleştirel davranarak bazı değişikliklere gittik” dediği olay gerçekte İbrahim’in kurduğu partiyi tasfiye operasyonudur. 1973’te İbrahim’in katledilmesi ile birlikte, partinin kimi kadroları öldürüldü, diğerleri hapsedildi. Merkezi yapı tümüyle parçalandı. Bu dönemde merkezi bir önderlik olmaksızın bölgesel çalışmalar kendi başına yürütülüyordu. Hâkim sınıflar 1974’te bir ‘af’ yasası çıkardı. Bu ‘af’tan yararlanan kimi TKP (ML) kadroları salıverildi. Bu dönemde bölgesel çalışmaları koordine etmek için bir Koordinasyon Komitesi kuruldu. Partiyi örgütsel açıdan yeniden örgütleme amacıyla kurulan Koordinasyon Komitesi, süreç içerisinde partiyi tasfiye etme hareketine dönüştü. Koordinasyon Komitesi, partiyi örgütsel açıdan örgütleme ve kongreyi toplama görevine sahipti. Tasfiyeci Koordinasyon Komitesi, daha sonra “TKP-ML Hareketi” olarak ortaya çıktı. Tasfiyeciler, TKP (ML)’nin bir parti olmadığını, Kuzey Kürdistan/Türkiye’de birçok marksist-leninist grubun olduğunu, TKP (ML)’nin de bu gruplardan biri olduğunu savunuyorlardı! Koordinasyon Komitesi’nin tasfiye girişimi karşısında, onu tanımayan gruplar birbirinden bağımsız, bölge komiteleri olarak çalışmalara girdiler. “Parti değiliz, hareketiz” gerekçesi ile partiyi tasfiye etmeye yönelenlere karşı mücadele edildi. Bölge komiteleri, İbrahim’in ortaya koyduğu görüşlere sahip çıkarak 1978 Şubat’ında Birinci Kongre’yi topladılar. TKP (ML) böylece merkezi bir yapıya kavuştu. Ziya Ulusoy’un “1976 değişiklikleri” dediği olay işte bu tasfiye operasyonudur.
Ziya Ulusoy, İbrahim’e haksızlık yaptıklarını da itiraf ettikten sonra şöyle diyor:
“Kaypakkaya, demokratik devrimde yoksul ve küçük köylüleri temel güç olarak görürken, elbette bir strateji hatası işliyordu. Ama bunu yaparken de devrimin kesintisizliği ve sosyalist devrime dönüşmesi gerektiği teorisini savunuyordu.
Demokratik devrimin iktidarında Maocu görüşün bir etkisi olarak ‘orta burjuvazinin sol kanadına teoride yer veren hatası nedeniyle, Kaypakkaya’yı Mao’yu ret tartışmalarında ‘sosyalist devrime geçişi imkânsızlaştırma görüşüne sahip olmakla eleştirdik. Bunlar teorici seviyede kalan eleştirilerdi.
Evet Kaypakkaya bu Maocu uzlaşıcı teorik görüşü dile getirdi. Ama pratikte ve Türkiye tarihi analizinde her zaman orta burjuvazinin bütün kanatlarıyla karşıdevrimci niteliğini ve onun bu niteliğiyle uzlaşmaz olmak gerektiğini vurguladı. Bu pratik tavır ve görüşüne değer vermemek hata ve eksiklik olur.” (s. 387)
Burada bir “strateji hatası” işleyen İbrahim değil, Ziya Ulusoy’dur. 1972’de Kuzey Kürdistan/Türkiye’de devrimin temel gücü, sayısal olarak ele alındığında evet yoksul köylüler ve orta köylülüğün alt kesimidir. Devrimin temel gücü bağlamında İbrahim’in yaklaşımı doğrudur. İşçi sınıfı, demokratik devrimde zafere ulaşmak istiyorsa, emekçi sınıf ve katmanları kendi önderliğinde birleştirmek zorundadır. Köylülük, emekçi nüfusun çok önemli bir bölümünü oluşturmaktadır. İbrahim şöyle demektedir:
Biz işçi sınıfı hareketiyiz, onun öncü müfrezesiyiz. Köylü hareketi asla değil. Ülkemizin bugünkü somut koşulları bize köylülük ile ilgili görevler yüklüyor, ama bu geçicidir, bizi esas görevimize yaklaştıran geçici bir adımdır. Köylülük, kitle olarak, bir bütün olarak ‘üretim araçlarının özel mülkiyeti alanında’ bulunmaktadır. Ve kapitalist toplumun temelinin korunmasından yanadır. Köylülük, modern sanayi karşısında dağılan ve yok olmaya giden bir sınıftır. Oysa, proletarya, mülkiyetle bütün bağlarını koparmıştır. Modern sanayiin özel ürünü ve esas ürünüdür. Modern sanayiin gelişmesiyle birlikte gelişir ve güçlenir. Geçmişi değil, geleceği temsil eder. Özel mülkiyetin korunmasını değil, kesinlikle ortadan kaldırılmasını ister. Bu nitelikleri dolayısıyla da, toplumun bütün emekçi kesimlerinin, bu düzenden acı çeken insanlığın tümünün kurtuluşunu, tarih, işçi sınıfının omuzlarına yüklemiştir.” (“Seçme Yazılar“, İbrahim Kaypakkaya, s. 109, Umut Yayımcılık, İstanbul 1992)
İbrahim’in yaptığı bu tespitler marksist-leninist görüşlerdir. İbrahim ittifaklar meselesinde proletaryanın önderliğini mutlak şart olarak görmektedir. Devrim yığınların eseridir. Demokratik devrimde, orta burjuvazinin sol kesimi, küçük burjuvazi devrime katılacaktır. Kitle temeline sahip müttefiklerin kazanılması proletaryanın en temel görevidir. 1970’de kırlık bölgelerde yaşayan nüfus oranı %61,5’tir. Demokratik devrimde köylülük hâlâ devrimci bir potansiyele sahiptir. Bugün de Kuzey Kürdistan’da, Kürt Ulusal Hareketi’nin sınıfsal tabanı köylülüktür. 1972 Kuzey Kürdistan/Türkiye koşullarında devrimin temel gücünün yoksul ve küçük köylülük olduğunu söylemek “stratejik hata” değil, doğru ML tespitti, tespittir. Demokratik halk devrimi aşamasında, milli burjuvazinin sol kesimi ve küçük burjuvazi ile ittifak kurulabilir. Proletarya açısından, sallantılı da olsa, güvenilmez ve geçici de olsa, kitle temeline sahip müttefikler kazanmak demokratik devrimin en önemli sorunudur. Burjuvazinin bir bölümü ile ittifak kurulması geçici bir döneme tekabül eder. Çünkü ittifak kurulan burjuvazi ideolojik olarak proletaryanın can düşmanıdır. Amacı proletaryayı kendi iktidarı için kaldıraç olarak kullanmaktır.
İşçi-köylü ittifakının ne olduğunu kavramayan, demokratik devrimdeki sınıf yapılanmasını yanlış tahlil eden İbrahim-Mao değil, burada onu eleştiren Ziya Ulusoy’dur. Köylülük sınıfsal olarak, küçük ve orta burjuvazi dışında ayrı bir kategoride ele alınamaz. İşçi-köylü ittifakı, sınıfsal olarak işçi sınıfının devrimde çıkarı olan burjuvazinin bir kesimiyle de ittifakının adıdır. İşçi-köylü ittifakı, demokratik devrim döneminde burjuvazinin küçük ve orta kesimini içerir. Demokratik devrim döneminde, işçi sınıfı ile içinde kır burjuvazinin bir bölümünü de barındıran köylülük arasında irade birliği vardır. Bu irade birliği sosyalizm için yürütülecek sınıf mücadelesinde bozulur. Demokratik devrim döneminde, demokratik devrimde çıkarı olan orta burjuvazinin sol kanadı ile ittifak kurulabilir. İbrahim’in de dediği budur.
Ziya Ulusoy, İbrahim’in “Demokratik devrimin iktidarında Maocu görüşün” etkisinde kaldığını belirtmektedir! Çin’de, demokratik halk devrimi aşamasında Mao Zedung, Çin toplumun yapısı, devrimin itici güçleri, hedefleri, ittifakları, devrimin içinde bulunduğu aşama vb. konularda, Dünya Komünist Hareketi ve Komintern’le uyum içindedir. Demokratik halk devrimi aşamasında Mao Zedung esas olarak Komintern’in Çin için çizdiği çizgiyi savunmuş ve uygulamıştır. Mao Zedung’un demokratik halk devrimi konusunda savunduğu çizgi, Lenin, Stalin ve Komintern’le uyum içindedir.
Ziya Ulusoy, Enver Hocacıdır. Mao Zedung’un yaşadığı dönemde Enver Hoca’nın Mao ile iyi ilişkileri vardı. Ekim 1978’de Tiran’da yapılan “Bilimsel Konferans”ta, Mao ve Çin Komünist Partisi’ne bir dizi ”eleştiri” getirildi. Enver Hoca, dışta Mao’yu ve ÇKP’yi överken hatıralarında ise tersi görüşlere yer veriyordu! Arnavutluk Emek Partisi (AEP)’nin 7. Kongresi, Mao Zedung’u büyük marksist-leninist olarak değerlendiren kararı almıştı. 1978’de yayınlanan “Emperyalizm ve Devrim” kitabında Enver Hoca, ÇKP’nin tarihi, Mao Zedung eserinin ve kişiliğinin değerlendirilmesi konusunda yeni görüşler öne sürdü! Mao Zedung, bir anda “Çin’in Kruşçev’i”, “iflah olmaz” revizyonist ilan edildi! Kuzey Kürdistan/Türkiyeli Enver Hocacılar da bu kervana katıldılar. Bir çırpıda Mao Zedung’u “küçük burjuva” olarak ilan ettiler. Ziya Ulusoy’da örgütü ile birlikte Mao Zedung’u reddedenler kervanına katıldı. Ziya Ulusoy ve örgütü, Mao’yu reddetmekle yetinmedi. İbrahim’i de “küçük burjuva” devrimcisi olarak ilan etti! Ziya Ulusoy, bu yazısında da güya İbrahim’in kimi doğrularına sahip çıkar görünüyor! Sonuç olarak İbrahim’i “71 devrimci önderlerinden” biri olarak görmenin ilerisine gidemiyor. İbrahim, dönemin devrimci önderlerinden değişik olarak Marksizm-Leninizm’in devrimci özüne sahip çıkan ve marksist-leninist temelde komünist parti inşasını Kuzey Kürdistan-Türkiye devriminin en önemli sorunu olarak kavrayıp bu yönde adımlar atan komünist önderdir. Kısacası İbrahim komünisttir.
“71 Devrimciliğinin Başka Bir Portresi” başlıklı yazı Yaşar Ayaşlı’ya aittir. 2006’da Teori ve Politika dergisinde yayınlanan bu yazı, yeniden gözden geçirilerek kitaptaki yerini almıştır. Yaşar Ayaşlı, 68 ve 71 dönemini iki döneme (legal/illegal) ayırarak anlatmaktadır. Yazar, “Mustafa Suphi zamanında tasarı düzeyinde kalan girişim sayılmazsa”, silahlı mücadelenin Türkiye’de ilk defa gündeme geldiğini belirttikten sonra; hiçbir ayrım yapmadan 71 devrimciliğini “radikal küçük burjuva devrimciliği” olarak adlandırmaktadır. Yazara göre; “küçük burjuva devrimciliği” eskiye göre iyidir ama “proletarya devrimciliğine göre geriyi temsil” etmektedir. Yaşar Ayaşlı değerlendirmesinde, kendine göre kimi hataları alt alta dizmekte ve genelde olumsuz saptamalar yapmaktadır. Satır aralarında İbrahim’in “parti adlandırmasında ve nihai hedef vurgusunda daha ileride” olduğunu söylemek zorunda kalmaktadır.
Hocacıların, Mao’ya yönelttikleri “eleştirilerde” genel bir yaklaşım yanlışı var. Dönemin koşulları, Dünya Komünist Hareketi’ne damga vuran siyaset göz ardı edilmektedir. Kimi hatalar alt alta sıralanarak olumsuz genel değerlendirmeler yapılmaktadır. Yaşar Ayaşlı da o dönemi yaşamış, mücadele yürütmüş bir insan olarak yöntem hatası yapıyor. 2015’in penceresinden 1971’i değerlendiriyor. 1971 devrimcilerini anmak demek, onlardan öğrenmek, doğrularına sahip çıkmak ve geliştirmek; hata ve eksikliklerini aşmak için mücadele etmek demektir!
Yaşar Ayaşlı, 71’in kimi olumluluklarını da inkâr etmektedir. “Hepsinde Kemalizme açılan bir kapı”nın olduğunu iddia etmektedir! Yazar İbrahim hakkında “bazen Marksizme yaklaşması, bazen de oportünizmi ensesinden yakalamasıyla dikkati çeker” tespitini yapmaktadır. Yazar şöyle demektedir:
“Ancak bizim her şeyi abartmaya eğilimli Asyatik insanımız 71’in sembol isimlerini efsaneleştirmiş, adeta ilahlaştırmıştır. Şeyh uçmaz müritleri uçurur dendiği gibi, mutlak doğruları olan, erişilmez kişiler olarak algılanmışlardır. Özellikle Mahir ve İbrahim dokunulmaz, değiştirilemez görülmüştür. 71 önderlerinin hata yapabilecekleri akıldan bile geçirilmeyecektir.” (s. 404)
Yazarın bu tespitlerinde doğruluk payı vardır. Ancak yazarın temel yanılgısı genel değerlendirme yapmasıdır. Genel değerlendirmeler yapmak sadece Yaşar Ayaşlı’ya özgü de değildir. Genelleme yapmak ülkelerimizde bir hastalıktır. 1971 değerlendirilirken, dönemin önderlerini hiç ayrımsız aynı kaba koyup değerlendirmeler yapmak ta doğru bir tutum değildir.
1971 devrimcileri, Kuzey Kürdistan/Türkiye devriminin bir parçası ve devrim mücadelesinde toprağa düşenlerdir. Deniz/Mahir/İbrahim, yaşamlarını savundukları dava uğruna feda ettiler. Korkusuz, militan ve baş eğmez tutumları ile devrimci saflarda haklı bir üne kavuştular. Gençliğin hareketine militan bir karakter aşılayarak örnek devrimciler oldular. O dönem TİP’in reformist görüşlerine karşı, devrimin parlamenter yoldan olamayacağını vurgulayarak, kitlelerin devrimci, militan bir aygıta sahip olması gerektiğini belirttiler. 1971 devrimci önderleri burjuva reformizminden kopuşun, düzene karşı militan ve ödünsüz bir başkaldırının temsilcisiydiler. Onlar, faşist devletin saldırılarına karşı yiğitçe direndiler, teslim olmadılar. Onların tavizsiz devrimci tavırlarından öğrenme, geleceğe taşıma komünistlerin görevidir. Onlara sahip çıkılırken aynı zamanda onların yanılgılarını ortaya koyma ve yanlış düşüncelerini eleştirme görevimiz var. Devrimci mücadelede toprağa düşenleri anmak; onlardan öğrenmek, doğrularına sahip çıkmak ve geliştirmek; hata ve eksikliklerini aşmak için mücadele etmek demektir! Onlara sahip çıkma ancak bu temelde olur.
1971 devrimci önderlerini anarken; bunların arasında var olan önemli farklılıkların silinmesine, gözlerden gizlenmesine karşı çıkıyoruz. Evet Deniz, Yusuf, Hüseyin’de İbrahim Kaypakkaya gibi Kuzey Kürdistan/Türkiye devriminin parçası ve devrimci mücadelede toprağa düşenlerdir. Ama benzerlik bu kadardır. Bunun ötesinde, Marksizm-Leninizm bilimi karşısındaki tavırları ve yerleri konusunda tayin edici önemdeki ayrılıklar başlamaktadır. Devrimci mücadelede yaşamını yitirenleri anma adına bu tayin edici ayrılıkların gözlerden silinmesi bütünüyle yanlıştır. Denizler/Mahirler devrimciydi ama komünist değildi. Fırtınalı yıllarda kavgada en öndeydiler. Her komünist olan devrimcidir aynı zamanda. Fakat, her devrimci olan kimse komünist değildir. Bir devrimcinin komünizme sempati duyması veya komünizmi savunduğunu söylemesi ve hatta bu uğurda kendi hayatını ortaya koyması yetmez. Komünist olmak; bilimsel sosyalizmi özümsemek ve onu pratikte uygulamaktır. Her türden revizyonist-oportünist odaklara karşı Marksizmi-Leninizmi savunmaktır. Kendini, Marksizm-Leninizme özünde düşman olan ideolojilerden ayırmasını bilmektir.
Kemalizm savunuculuğu yapan, Kürt ulusunun ayrılma hakkını savunmayan Denizlerle, Mahirlerle, İbrahim’in aynı kefeye konması, bir tarih çarpıtmasıdır. Yaşar Ayaşlı’nın “Hepsinde Kemalizme açılan bir kapı” vardır söylemi tarih çarpıtıcılığıdır. İbrahim’in temel özelliği, onu dönemin bütün devrimcilerinden ayıran özelliği, onun komünist niteliğidir. İbrahim’in belirleyici özelliği, yalnızca "ser verip, sır vermeme" tavrı değildir. İbrahim komünisttir. Kuşkusuz İbrahim, genç bir komünist önder olarak hatasız değildi. Bütünlük içinde değerlendirildiğinde esası doğru, devrimci, marksist, komünist olan düşüncelerinin yanında, kimi önemli yanlış düşünceleri de vardı. Onun yanlışları siyasi tespitlerinden örgütsel çalışmaya kadar çeşitli alanlarda ifadesini buldu ve TKP/ML'nin aldığı ilk yenilginin ağırlığında rol oynadı.
“Kemalizmin Paltosundan Taşan Aydınlık: İbrahim Kaypakkaya” başlıklı yazıda Şöhret Baltaş, İbrahim’i diğerlerinden ayıran yanlarını ele almaktadır. Yazar, İbrahim’in Kemalizm ve Kürt ulusal sorunu hakkındaki tahlillerini öne çıkartmaktadır. Yazar “Son söz” olarak şu değerlendirmeyi yapmaktadır:
“Egemen perspektifin dışına taşan yaklaşımı, İbrahim Kaypakkaya’nın, sadece yaşadığı dönemde değil, daha sonra da ötelenmesine, dışlanmasına neden oldu. İbo unutulmadı, evet, ama hatırlanması “gerekmeyen” yanları törpülenerek...” (s. 428) Yazarın bu tespitleri doğrudur. İbrahim’in “ötelenmesine” yol açan onun komünist görüşleridir. O diğer devrimci önderler gibi Kemalizmi övmedi, tersine Kemalizmin faşizm olduğunu ortaya koydu. 1970’li yıllarda tabu olarak görülen Kürt sorununa el attı. Yazıları içerisinde geçerken Ermenilere yönelik yapılan soykırım hakkında da tavır takındı. İbrahim, proletarya diktatörlüğünün sınıfsal niteliği, ittifaklar meselesi, T.C. devletinin faşist niteliği, komünist partisinin mutlak gerekliliği ve demokratik devrimde sınıfların oynayacağı rol vb. konularda marksist-leninist pozisyonları savundu. Baltaş, devamla şu tespitleri yapmaktadır:
“Onun mirasını sürdürdüğünü iddia eden hareketlerin ise baş çelişkisi, Kaypakkaya mirasının önemli bir yanının eleştiri ve değişim olduğunu görmemek ve onun düşüncelerini bir dogma haline getirerek bölünmeler ve kopuşlarla belirlenen bir tarihi sahip olmak gibi görünüyor.” (s. 428)
Diğer yazarlar gibi Şöhret Baltaş’da ayrımsız genel değerlendirmeler yaparak yanlış bir konumda durmaktadır. İbrahim’in çizgisi üzerinde, onun çizgisindeki yanlışları özeleştiri ile aşarak ilerleyenler ve geliştirenler Bolşevizme vardı. Bu nedenlerledir ki, Bolşevikler İbrahim’i bir bağıntıda Lenin yoldaşın Rosa Luxemburg'u değerlendirdiği gibi değerlendirmekte, onu Dünya Komünist Hareketi’nin ölümsüz kartallarından biri; Kuzey Kürdistan/Türkiye’de komünist partisinin yeniden kurulması ve inşasının gerçek önderi olarak nitelendirmektedir. Bu anlamda İbrahim’in düşüncelerinin bir dogma haline getirilmesi ve savunulması Bolşeviklere mal edilemez. Bolşeviklerin siyasetini bilenler, İbrahim’i nasıl savunduklarını bilirler. İtirazımız, İbrahim’in yanlış düşüncelerini sistemli hale getirenler ve İbrahim’i dogma haline getirenlerle bir arada değerlendirilmemizdir.
“İbrahim Kaypakkaya’nın Fikri Dünyasında Ne Yapmalı’nın Dinamiği” başlıklı yazıda, Emrah Cilasun, Lenin’in “Ne Yapmalı” kitabından yola çıkarak İbrahim’i değerlendirmektedir. İbrahim’in savunusunun “Ne Yapmalı”daki düşüncelerle örtüştüğünü anlatan yazar, İbrahim’in diğer devrimci önderlerden ayıran Kemalizm ve ulusal sorun konusundaki çizgisini öne çıkarmaktadır. İbrahim’in yaptığı hatalar konusunda tek laf etmeyen yazar, yazısını şöyle tamamlamaktadır:
“Arzunun, maddi bir güce dönüşmesi için, bugün her şeyden evvel komünizmin dünya çapında yeni bir yol ayrımında olduğunun, yeni bir senteze ihtiyaç duyulduğunun idrak edilmesi gerekmektedir. Kaypakkaya ile hemen hemen aynı nesilden ve aynı Maoist ekolden gelen Bob Avakian’ın bugün inşa etmekte olduğu komünizmin yeni sentezi, ‘bana ne’ denmeyecek kadar önemli, heyecan verici ve Kaypakkaya’nın doğrularının geleceğe taşınmasının da garantörüdür.” (s. 442)
Bob Avakian, Amerika Birleşik Devletleri Devrimci Komünist Partisi’nin başkanıdır. Komünizm, dünya çapında en zayıf dönemini yaşamaktadır. Komünizmin en zayıf dönemini yaşamasında modern revizyonizmin tahribatının önemli rolü vardır. Tek tek ülkelerde Marksizm-Leninizm adına hareket eden devrimci grup ve partiler, bazı istisnalar dışında geniş kitle bağları olmayan, siyasi etkileri ve kitle bağları gayet sınırlı, zayıf olan örgütler durumundadır. Komünizmin dünya çapında zayıf olmasının nedeni, proletarya biliminin yanlışlığında aranmamalıdır. Yenilgi ve zayıflık dönemlerinde, proletaryanın biliminde sorun görenler “yeni teoriler” icat edebilmektedir.
İcat edilen teorilerden birisi de “Maoizm” teorisidir. Bob Avakian ve partisi de “Maoizm” akımını temsil eden gruplardan biridir. Maoistlere göre “Maoizm”, Marksizmi-Leninizmin yeni bir aşamaya yükseltilmesidir. Mao Zedung, büyük bir marksist-leninist olarak, Marksizm-Leninizmin öğretilerini Çin Devrimi’nin demokratik aşamasında başarı ile uyguladı. Mao Zedung, 1956’dan sonra bazı ağır revizyonist görüşler savundu. Fakat Mao’nun bu hataları, onun olağanüstü kazanımlarının reddedilmesini haklı çıkarmaz. Mao Zedung’un bütün görüşlerinin ve siyasetinin toptan savunulmasını, onun tüm görüşlerinin marksist-leninist olduğu, Marksizm-Leninizmin bir üst aşamaya ilerletilmesi olduğu iddiasını ve bu temelde ve “Maoizm” efsanesinin yaratılmasını reddediyoruz.
Marksizm-Leninizm işçi sınıfının, proletaryanın bilimidir. Marks/Engels dönemi, kapitalizmin serbest rekabetçi dönemidir. Marx/Engels, henüz gelişmiş bir emperyalizmin olmadığı dönemde kapitalizmin analizini yaptılar. Leninizm ise, gelişmiş emperyalizmi ve özelliklerini tahlil etti. Marks ve Engels’in öğrencisi olan Lenin, emperyalizm ve proleter devrimleri çağında Marksizm’e önemli katkılar yaptı, Marksizm’i öncelikle sınıf mücadelesi teorisi alanında geliştirdi, onu yeni bir aşamaya, Leninizm aşamasına yükseltti. Bu yüzden bütün emperyalizm çağı boyunca komünistlerin teorik dayanağı ve çıkış noktası bütünlük içinde Marksizm-Leninizm’dir.
Emperyalizm ve proleter devrimleri çağında elbette Marksizme-Leninizm‘e, Mao Zedung‘un da katkısı vardır. Marksizm-Leninizm bir bilim olarak hareket içindeki maddeyi, sınıflara bölünmüş maddi dünyayı çıkış noktası alır. Onun konusu hareket halindeki madde, hareket halindeki, her an değişme içinde bulunan sınıflara bölünmüş toplumdur. Marksizm-Leninizm, bir din, mutlak gerçeğe sahip olma iddiasında donmuş bir doğmalar yığını değil, bir bilimdir. Her bilim gibi gelişir. Bu gelişmeye her bilimde olduğu gibi yüzlerce, binlerce bilim insanı, onun temel konularından biri sınıf mücadelesi olduğu için, sınıf mücadelesinin yeni deneyimleri, milyonlarca komünist savaşçı, her devrim hareketi ve bunlardan yeni dersler çıkaranlar katkıda bulunur, bulunmuştur.
Marksizm-Leninizme katkıda bulunanlarla, Lenin’in farkı şudur: Lenin, marksist öğretiyi yeni bir aşamaya yükseltmiştir. Bu yüzden Leninizm, Marksizm ile birlikte kullanılması gereken bir kavramdır. Lenin dışında Marksizm’e yapılan katkıların hiçbiri, Marksizm’i yeni bir aşamaya yükselten katkılar değildir. Emperyalizmin temel özellikleri değişmedikçe, emperyalist sistemde nitel değişikler olmadıkça, ondan nitel olarak değişik yepyeni bir sömürü sistemi ortaya çıkmadıkça, emperyalizm ve proleter devrimleri çağı değişmedikçe, Marksizm-Leninizmin yeni bir aşamaya yükseltilmesi de söz konusu değildir. Bu yüzden “Maoizm“, Marksizm-Leninizm‘in daha da geliştirilmiş şekli ve yeni bir aşamaya yükseltilmesi değildir. Şimdi Bob Avakian’ın Maoizme dayanarak inşa etmeye çalıştığı “komünizmin yeni sentezi“nin de proletaryanın bilimi ile hiçbir ilgisi yoktur.
“Sosyalizmin İçinden, Hareketin Dışından: Kaypakkaya Değerlendirmesi“ başlıklı yazıda Erdoğan Aydın, İbrahim üzerine otuz dört sayfalık bir değerlendirme yapmaktadır. İbrahim’in geleneğinden gelmediğini açıkça belirten Erdoğan Aydın, daha çok İbrahim’in hatalarını öne çıkarmaktadır. Yazarın yazısında doğrularla yanlışlar yan yana durmaktadır. Yazar, 1971 önderlerini aynı kalıba dökerek değerlendirmekte ve yazısını şöyle noktalamaktadır:
“Son olarak değerlendirmemi, Kaypakkaya çizgisinin açık olan siyasal gereklerinden uzak steril bir hayat yaşayanların, onun Türkiye solunun biricik çizgisi olduğuna ilişkin güzellemeler yapmalarının da (bu çizginin samimi savunucularının karşı karşıya oldukları ağır bedeller anımsanırsa), sorumsuzluk olduğunu belirtmek istiyorum.“ (s. 478)
“Steril bir hayat yaşayanlar“dan bağımsız olarak, İbrahim ile dönemin diğer devrimci önderleri arasında nitel bir fark vardır. Yazının akışı içerisinde İbrahim’i komünist yapan farkların ne olduğunu açıkladık. “Steril bir hayat yaşayanlar“ın söyledikleri, yazdıkları fikir jimnastiği yapmakla eş değerdir.
Sözünü ettiğimiz kitapta İbrahim üzerine en son değerlendirmeyi Metin Kayaoğlu yapmaktadır. “Kaypakkaya ya Marksistir ya da Devrimci Demokrat Bile Değil“ başlıklı yazıda Metin Kayaoğlu, entellektüel laf kalabalığı arasında İbrahim’in kimi farklılıklarını öne çıkararak yazısını şöyle noktalamaktadır:
“Kaypakkaya, Çayan ve Gezmiş’le birlikte, devrimciliğin her şeyden önce pratik devrimcilik olduğunu, şiddet politika olduğunu ve bundan yoksun bir Marksizm tablosunun politik bileşeninin eksik olduğunu gösterdi.
Kaypakkaya bize, hiçbir öncelik olmaksızın ezilen kesimlerin mücadelesini omuzlamak gerektiğini gösterdi.
Kaypakkaya bize, mücadelenin katı bir ideolojik uzlaşmazlıkla yürütülebileceğini, düşmanla aynı ideolojik dünyayı paylaşmanın elleri nasıl titreteceğini, Kürt ulusal hareketi nezdinde ezilenlerin mücadelesini nasıl gözden kaçıracağımızı gösterdi.
Kaypakkaya, Türkiye’de eli, yüreği ve kafası silahlanmış ilk devrimcidir.“ (s. 492-493)
Kayaoğlu’nun bu saptamaları doğrudur ancak eksiktir. İbrahim 1970’li yıllarda bir milattır. O, bir komünisttir. İbrahim, devrimci gençlik hareketinden çıkıp gelen ve döneminin devrimci önderlerinden değişik olarak Marksizm-Leninizm’in devrimci özüne sahip çıkan bir önderdir.
Bir zamanlar şu veya bu örgütün içinde faaliyet yürütmüş ve daha sonra örgütlü yaşama nokta koymuş birçok kişi var. Yaşamlarını esas olarak bireysel birikimlerini, yeteneklerini ve bireysel çalışmalarıyla kazanan, burjuva bir yaşam tarzına sahip olan ama aynı zamanda kapitalist sistemin sömürü ve baskısına maruz kalan bu aydınlar bireycidir. Kolektif yaşamı terk eden örgüt yaşamına ve disiplinine uymada zorlanan, kendi bireyselliğini, düşüncelerini en önemli ve her şey sayan, bütünün bir parçası olmayı kabullenemeyen bu aydınlar yüksek perdeden siyaset yapmayı da marifet sayarlar. Aydınlar hem kendi alanlarında üretirken hem de devrime, sosyalizme tümüyle bağlanmayı, proleter ordusunun bir neferi, sınıf partisinin devrimci komünist militanları olmayı amaçlamalı ve bunun için, yaşam ve çalışma koşullarının yarattığı anlayış ve tutumları tümüyle reddetmeleri gerekir. Bütüne bağlı bir parça olmamak günümüzün en önemli sorunudur. Kuzey Kürdistan/Türkiye’de, gerçek anlamda işçi sınıfının aydını Nâzım Hikmet ve Yılmaz Güney gibi olanlardır. Onlar hiçbir zaman örgütsüz yaşamı seçmedi ve propagandasını yapmadılar. Nâzım ve Yılmaz komünistti. Komünist olarak bedel ödediler ve komünist olarak öldüler. Bugün komünist olmayanlar, İbrahim üzerine değerlendirmeler yapıyor! Bir zamanlar devrimci saflarda mücadele yürütmüş ve bugün bireyci yaşamı seçenlerden doğru bir değerlendirme yapmalarını zaten beklemiyoruz.
İbrahim 1970’li yıllarda bir milattı.
*1970’li yıllarda tüm hata ve eksikliklerine rağmen, Çin Komünist Partisi/Arnavutluk Emek Partisi, Marksizm-Leninizmin devrimci özüne sahip çıkıyorlardı. İbrahim, ÇKP ve AEP’in modern revizyonizme karşı sürdürdükleri mücadele de marksist-leninist saflarda yer aldı. İbrahim, Rus sosyal-emperyalizmine karşı tavır alırken, dönemin devrimcilerinin önemli bölümü Sovyetler Birliği’ni ya sosyalist ya da orta yolcu olarak görüyorlardı.
* İbrahim, proletarya diktatörlüğünün sınıfsal niteliği; sosyalizm için mutlak gerekliliği ve görevleri konusunda esas olarak marksist-leninist görüşler savundu. O, proletarya önderliğindeki devrimin ancak işçi-köylü temel ittifakı üzerinde yükselen bir örgütlenme ile söz konusu olabileceği şeklindeki marksist-leninist ilkeyi kendine rehber edinip, her türden burjuva kuyrukçusu revizyonist görüşü mahkûm eden tek komünist önderdir.
* İbrahim, ulusal sorunda marksist-leninist teoriyi özümsedi ve bu teoriyi Kuzey Kürdistan/Türkiye’nin somutuyla ustaca birleştirmeyi başardı. O, büyük Türk şovenisti düşüncelerin devrimcilik ve evet komünistlik adına pervasızca savunulduğu bir dönemde, Kuzey Kürdistan/Türkiye’de ulusal sorunu marksist-leninist tarzda ele alıp, Kürt ulusunun varlığını ve ayrılma hakkını açık seçik savunan, çözüm yollarını, uygulanacak temel politikaları ortaya koyan komünist önderdir.
* İbrahim, mevcut T.C. devletinin faşist niteliğini Kemalist diktatörlük şahsında dosta düşmana gösteren tek komünist önderdir. Kemalizmin ilericilik, anti-emperyalistlik ve devrimcilik olarak görüldüğü bir ortamda, İbrahim, Kemalizmin faşizm demek olduğunu cesaretle savundu ve bu alanda da buzu kırdı.
* İbrahim, faşizme karşı mücadelenin devrim mücadelesi olarak yürütülmesi gerektiği doğru marksist-leninist düşünceyi, antifaşist mücadeleyi düzen çerçevesi için de hâkim sınıfların bir kesiminin peşine takılmak olarak kavrayan reformist, kuyrukçu görüşlere karşı tutarlı bir biçimde savunan tek komünist önderdir.
* İbrahim, devrimde proletaryanın önderliği ve devrimin durmaksızın sürdürülmesi için proletaryanın öncü müfrezesi komünist partisinin mutlak gerekliliğini, söz konusu partinin işçi sınıfının partisi olması gerektiğini 1972’de, en açık şekilde anlayan ve bu yönde de adım atan örnek önderdir.
* İbrahim, burjuvazinin faşist devletini devrimci şiddetle yıkıp, yerine demokratik halk diktatörlüğünü kurmak ve devrimi durmaksızın sürdürmek, proletarya diktatörlüğünü kurmak, proletarya diktatörlüğü şartlarında sosyalizmin inşasına atılmak ve komünizm hedefiyle hareket edebilmek için öncelikle illegal bir komünist partisi çekirdeğinin yaratılması zorunluluğu ve gerekliliğini kavrayıp, buna göre hareket eden komünist önderdir.
* İbrahim, örgüt içi ideolojik mücadelenin leninist ifadesi olan, ilkeli açık ideolojik mücadeleyi kavrayıp buna uygun davranan bir komünist önderdir.
* İbrahim, Amed zindanlarında katledildiğinde henüz 24 yaşında olan genç bir komünistti. İbrahim, kuşkusuz genç bir komünist önder olarak hatasız değildi. Bütünlük içinde değerlendirildiğinde esası doğru, devrimci, marksist, komünist olan düşüncelerinin yanında, kimi önemli yanlış düşünceleri de vardı. Onun yanlışları siyasi tespitlerinden örgütsel çalışmaya kadar çeşitli alanlarda ifadesini buldu ve TKP/ML’nin aldığı ilk yenilginin ağırlığında rol oynadı. İbrahim, bir bütün olarak değerlendirildiğinde marksist-leninist bir önderdir.
İbrahim’i savunmak, onun onun yanlışlarını reddetmek, doğrularını geliştirmek demektir. İbrahim, 45 yıl önce bir temel attı. Komünistlerin görevi o temel üzerinde Bolşevik Parti’yi inşa etmektir. İbrahim’i doğru bir temelde anmak, onun mücadelesini gerçek anlamda sürdürmek Bolşevik saflara katılmakla olur.
Mayıs 2017
Dipnot:
Vartinik neresi?
Kitapta, İbrahim Kaypakkaya’nın kısa biyografisine de yer verilmektedir. Biyografi kısmında şöyle denilmektedir:
“TKP (ML) faaliyetlerinin yoğunlaştığı Dersim-Çemişgezek bölgesinde mücadele ederken, 24 Ocak 1973’te Çemişgezek’in Vartinik köyü Mirik mezrasında kolluk güçleri tarafından bulunduğu köyün etrafı sarılmış, çatışma sırasında TİKKO’nun ilk komutanlarından Ali Haydar Yıldız yaşamını yitirirken, Kaypakkaya yaralı olarak çatışma alanından uzaklaşmayı başardı.” (Age. s. 12)
İbrahim’in biyografisinin altında isim olmadığı için, biyografinin Dipnot Yayınları tarafından yazıldığından yola çıkıyoruz. Verilen bilgiye göre, bu kitabın hazırlanmasında Umut Yayıncılık’tan destek alınmıştır. Kitabı yayına hazırlayan Emir Ali Türkmen’dir. İbrahim’in “Seçme Yazılar”ını yeniden basma gereği duyan ve “Seçme Yazılar” üzerine değerlendirmelere yer veren Dipnot Yayınları, İbrahim’in 24 Ocak 1973’te uğradığı baskın yerini yanlış yazmaktadır. Aynı hatayı Şöhret Baltaş da (s. 414) yapmaktadır. Vartinik köy değil bir kömdür. Vartinik, Çemişgezek’e bağlı değil, Dersim merkeze bağlıdır. Mirik bir mezradır. Bölgenin genel adı Gökçek Köyü’dür. Vartinik kömü ile Çemişgezek arasında 160 km’lik bir mesafe vardır. Özgür Ansiklopedi Wikipedi’de ve birçok internet sitesinde bu yanlış bilgiler yer almaktadır. Çokça İbrahimci olduğunu söyleyenlerin bu yanlışı yapması ilginçtir.

Yorumlar

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır.

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.
Maksimum dosya büyüklüğü 10 MB.
İzin verilen dosya türleri: png gif jpg jpeg.
Maksimum fotoğraf büyüklüğü 650x650 pixel.
Maksimum dosya büyüklüğü 10 MB.
İzin verilen dosya türleri: 3gp avi bmp cda doc jpe mov mp2 mp3 mp4 mpeg mpg pdf ra ram rm rtf sfk swf wav wma wmv xls.
GÜVENLİK KODU
Lütfen doldurunuz.