Gençlik Muhalefeti, 'HAYIR BAŞKA BİR YAŞAM VAR!'

Bizim ‘Hayır’ımız, bu sömürü ve soygun düzenine, onun dayattığı yaşama karşı çıkışla, başka bir yaşam arayışı ve mücadelesine de evet demektir.

GENÇLİK MUHALEFETİ VE ANAYASA REFERANDUMU

‘HAYIR BAŞKA BİR YAŞAM VAR’

Ülkemiz referanduma doğru sarsıntılı bir siyasal iklimde ilerliyor. Toplumumuzun içeriğine dair pek bilgisi olmasa da taraf olmak konusunda epey istekli olduğu anayasa referandumunda verilecek yanıt Türkiye’nin geleceği açısından da kritik bir öneme sahip.

Bu anayasa değişikliğinden belki de en çok etkilenecek kesim olan gençlerin ise bu tartışmanın oldukça dışında kaldığı görülüyor. Toplumun en beklentisiz ve umutsuz kategorisini oluşturan genç nüfusun anayasa konusunda bu denli suskun olması şüphesiz ülkemizin geleceği açısından iç karartıcı bir durumdur. Ama toplumun bütün olarak siyasallaştığı, saflaştığı bir düzlemde gençlerin de bunun dışında kalması olanaklı değildir. Bu anlamıyla referandum sürecinde ülkemizin geleceğine ilişkin yürütülecek siyaset büyük önem taşıyacak, farklı gençlik kesimleriyle buluşmamızda bir fırsat olabilecektir.

Gençlik Muhalefeti, referandum süreci boyunca ve sonrasında AKP’nin sömürü düzenine karşı bugüne kadar sürdürdüğü eşitlikçi, özgürlükçü, demokratik muhalefet kanalından ilerleyecektir. Bu referandumun bizim açımızdan yanıtı en baştan verilmiştir. Referandum süreci üniversitelerde, liselerde, mahallelerde AKP’nin soygun politikalarıyla hesaplaşmanın bir aracı olacaktır. Muhalefet’in itirazı şüphesiz tek tek maddeler üzerinden yürütülecek tartışmaların ötesinde ve kapsamlı bir yanıtı içermektedir. Ancak bu yanıt maddelerin piyasacı, gerici içeriklerinin teşhir edilmeyeceği anlamına gelmemelidir. Bütün anti demokratikliğiyle toplumun önüne atılan öneride 26 maddeye tek bir Evet isteyen ve 12 Eylül’ün ruhunu, özünü koruyan AKP’nin 8 yıllık hayatına büyük bir Hayır demememiz için hiçbir neden gösterilemez.

AKP’nin bu hamlesini Türkiye’nin son 30 yılda yaşadıklarından bağımsız düşünülemez. 12 Eylül sonrasında ülkemizin sokulduğu neoliberal cenderenin bir dönemi tamamlanmıştır. 24 Ocak kararlarıyla başlayan, Turgut Özal ve sonrasında Kemal Derviş gibi emperyalist kapitalist sistemin işbirlikçi simgeleriyle süren ve AKP ile tamamlanan süreçte emekçi halkımızın tüm sosyal-sınıfsal kazanımları yok edilmiş, tüm alanlar özel sermayenin kar hırsına terk edilmiştir. Bu dönemde üniversiteler paralı-özel hale getirilmiş, toplumun eğitim ve sağlık hakkı haraca bağlanmış, ormanlar, sular, denizler, enerji kaynakları pazarlanmış, çalışma yaşamı güvencesiz, esnek ve sendikasız hale getirilmiştir.

AKP döneminin özgünlüğü, bu sürecin bir üst aşamaya taşınması, piyasacı politikaların en cüretkarlarının bu dönemde görülmüş olmasıdır. Emperyalizmin ve uluslar arası sermayenin desteği ile birlikte içerde cemaatlere yaslanarak güç kazanan AKP, özelleştirme ve zam rekorları kırmış, iktidarda olduğu her gün emekçilerin yaşamı daha da geriye gitmiştir. Devlet ve toplum yapısını piyasacılık etrafında örgütleyen AKP, üst yapıda da kendi kökü doğrultusunda bir örgütlenme gerçekleştirmiş, cemaatler ülkenin en etkili odakları haline dönüşmüştür. Bugün Fethullah Gülen cemaati ülkenin kritik bir dinamiği haline gelmiş, düzen içi siyasetin tüm aktörleri bu cemaatin rızasını almadan hareket edemez duruma getirilmiştir. Yoksulların yaşamlarını sürdürebilmeleri cemaatlerin insafına bırakılmış, tarikat-cemaat ilişkileri tüm toplumsal yapıyı sarıp sarmalayarak dinci gericileşmenin aşağıdan yukarıya geniş kitleleri etkisi altına almasını doğurmuştur.

Ayrıca bu süreçte üst siyasal yapı da aşağının bir benzeri olarak AKP ve cemaatlerin etkisi altına sokulmuştur. Emperyalist sistemin soğuk savaş döneminde devrimci, sosyalist toplumsal mücadeleleri önlemek için dizayn ettiği kurumlar, tek kutuplu dünya düzenine uygun şekilde dönüştürülmüş, gerektiğinde tasfiye edilmiştir. Son 8 yıllık dönemeçte sık sık karşımıza çıkan AKP’nin TSK üst kademesiyle yaşadığı gerilim bunun en belirgin örneklerinden birisidir. Saflaşmanın özünde ABD’nin yeni dönem politikalarını kimin sürdüreceği vardır. 12 Mart’ı, 12 Eylül’ü gerçekleştiren ve Amerikan politikalarına bağlılık arz eden TSK ile 12 Eylül’ün içinden çıkan AKP’nin dönem dönem yoğunluğu artan bu kamplaşmasının son evresinde TSK büyük ölçüde oluşan yeni düzen ve onun iktidar ilişkileri çerçevesi içerisine sokularak, bu sürece karşı geliştirmeye çalıştığı direnç kırılmıştır. Buradan yola çıkarak, düzen içi klikler arasındaki bu saflaşmalardan AKP’nin temsil ettiği kesimlerin tek hakim güç konuma gelme konusunda büyük bir aşama kaydettiğini söylemek mümkündür.

Daha önce Cumhurbaşkanlığı ve YÖK gibi kurumlarda yaşanan bu kavganın bugün kendisini hissettirdiği ve AKP’yi anayasal değişiklik ihtiyacına götüren alan ise yargıdır.

Bilindiği üzere şimdi de AKP’nin bu yayılmacı stratejisinin hedefine yerleşen mecra yargıdır. Yargının var olan aksak ve anti demokratik yapısının adalet ve bağımsızlığı esas alan bir yaklaşımla çözümlenmesi ihtiyacı yıllardır devrimciler, demokratlar, ilericiler tarafından ifade edilmesine, bu uğurda sayısız mücadele verilmesine rağmen AKP var olan durumu da gölgede bırakacak denli geriletici hamlelerle yargıya saldırmaktadır. Demokratik yargının taşıması gereken bağımsızlık ilkesini kökten halleden AKP, yargıyı bütünüyle kendi vesayetine almanın hevesindedir. Bu durum yukarıda anlatmaya çalıştığımız ve gücünü piyasacılık ve gericilikten alan sistemin bir aşaması olarak düşünülmelidir.

AKP, bugüne kadar soygun, hırsızlık ve talan üzerinden sürdürdüğü düzenin üst yapısını oluşturmaya çalışmakta, Türkiye’nin bu yeni biçimini anayasal kılıfın içine sokmaya çalışmaktadır. Referandum paketine bakıldığında bu durum yalın bir halde görülmektedir.

Örneğin 125. maddede yapılmak istenen değişiklik Tayyip Erdoğan’ın miting kürsülerinden halka Danıştay’ı yuhalatmasıyla paralellik arz etmektedir. Bu değişiklikle yargının bugüne kadar özelleştirmelerle ilgili verdiği iptal kararlarının önüne geçilecek, hükümetlerin kamu birikimlerini sermayeye peşkeş çekmelerinin önündeki engellerden birisi daha kaldırılacaktır. Yine, toplu sözleşme içerdiği söylenen ama greve gitmeyi fiilen yasaklayan değişiklik maddesi de bu doğrultuda, emekçilerin alanının daraltılmasından, kölelik koşullarına razı edilmesinden başka bir anlam taşımamaktadır.

Bugün, Türkiye’de anayasa değişikliği söz konusu olduğunda ilk el atılması gereken şey 12 Eylül’ün baskıcı, anti demokratik, faşizan özüdür. Üniversitelilerin başına YÖK’ü musallat eden, üniversiteleri paralı hale getiren, özel üniversiteleri açan ve eğitimi hak olmaktan çıkaran 12 Eylül rejimidir. Bir özgürleşme süreci olan eğitimin aydınlanmacı, ilerlemeci yapısını baltalayarak bağnazlığı kutsayan 12 Eylül’dür. Aydın düşünce üniversiteden atıldığından beri içeri girenin ne olduğu ortadadır. Bilimsel, özerk ve demokratik eğitimin zerresinin bile bulunamadığı üniversiteleri bu hale getiren YÖK’ün ruhunu koruyarak, ilerleterek demokratik bir anayasa yapılamayacağı 7’den 70’e herkesin malumudur.

Yine ilköğretimden liseye, eğitime milliyetçi, muhafazakar karakter veren, toplumu düşünmekten ve üretmekten çok biat etmek ve tüketmeye bağımlı kılan şey 12 Eylül rejimidir. ÖSS, YGS, LYS ve benzeri sınavlarla öğrencileri derecelendiren, bu yolla bir kısmını tasfiye eden 12 Eylül mantığından başkası değildir. Geleceksizleştirici bu uygulamaların bir ucu üniversite öncesine uzanırken, diğeri üniversite mezunlarına çalışma yaşamını KPSS ve benzeri dahiyane elemelerle kapatan uygulamalara varmaktadır. Gençlerin geleceğini çalmak dışında hiçbir işlevi olmayan bu gerici ve neoliberal yapılanmanın eğitim alanında 12 Eylül’den bugüne işlettiği modelin saydığımız aşamalarıyla hesaplaşacak değişiklik öğrencilerin yıllardır mücadele ettiği YÖK’ün kaldırılmasıdır.

12 Eylül’ün bir diğer yönü ise Diyanet İşleri Başkanlığı’yla, İmam Hatip Liseleri’yle toplumun tüm gözeneklerine kadar batıl itikatlara, hurafelere, bilinemezliğe dayalı bir anlayışla yetiştirilmiş olmasıdır. Bu anlamıyla da demokratikleşmenin somut göstergelerinden birisi gerçek anlamda laikliği hedefleyen, dinin devlet üzerindeki ağırlığını ve dinin devlet eliyle finansmanını ortadan kaldıran değişikliklerin gerçekleştirilmesidir.

Toplumun kendi geleceği üzerinde söz söylemesi, siyasete katılımı adına önemli bir gelişme sayılabilecek seçim barajının düşürülmesi anayasal anlamda acil bir ihtiyaçtır. AKP’nin 12 Eylül’ün özüne ve ruhuna sadık olduğunun göstergelerinden birisi de bu baraja dokunmaması, halkın demokratik temsilinin önüne geçmesidir.

Özetle, AKP demokratik hiçbir talebe karşılık vermemiş, bunun yerine anti demokratik bir çok adımı da demokratik anayasa diyerek pazarlamaya çalışmıştır.

Demokratik açılım etiketiyle sunulan projenin Kürt sorunu çözmek yerine getirdiği nokta ve halklar arasında gerilimin tırmanması ne kadar gerçekse, anayasa değişiklik paketinin de 12 Eylül’le hesaplaşmak yerine ülkeyi 12 Eylül hegemonyasına sıkı sıkıya bağlamak için ortaya atıldığı da o kadar gerçektir.

12 Eylül’den bugüne uzanan ve bugün AKP eliyle sürdürülen bu yeni sömürü düzeni, Ilımlı İslamcı bir piyasa diktatörlüğüne doğru ilerlerken, anayasa değişikliği bu gelişmenin önünü açmak üzere gündeme getirilmiştir. 12 Eylül’de oylanacak olan da budur.

Anayasa değişikliği 12 Eylül ile hesaplaşmak ya da 12 Eylül anayasasından kurtulmayı kolaylaştıracak ileriye doğru demokratik bir adım olduğundan desteklenmesi gerektiğini söylemek, esas olarak bugün emperyalizme bağımlılık içinde gelişen cemaatçi ve piyasacı yeni rejimin gerçeklerini görmeyen bir budalalıktan başka bir şey değildir.

12 Eylül ile ve onun izinde gelişen bugünkü düzenle gerçek bir hesaplaşma ancak AKP eliyle inşa edilen bugünkü statükoya karşı mücadeleyle mümkün olabilecektir. 12 Eylül 2010’da ‘Hayır Başka Bir Yaşam Var’ diyoruz. Bu, gençliğin kendi öz gücüyle, bu ülkenin gerçekten demokratik, bağımsız ve özgür geleceği için bir mücadele çağrısıdır.

Bizim ‘Hayır’ımız, bu sömürü ve soygun düzenine, onun dayattığı yaşama karşı çıkışla, başka bir yaşam arayışı ve mücadelesine de evet demektir.

12 Eylül Anayasasına da AKP’nin Anayasasına da Hayır
Evet Sokağa, Evet Mücadeleye

Yorumlar