BOYKOT
Kimse kimseyi aldatmasın. Kendimizi ise asla aldatmayalım. Bütünlüğü içinde anlamlı yerini bulamayan demokratik açılım ve değişikliklerin demokratik bir anayasa yaratamaz Anayasanın tüm maddeleri demokratik olsa da çok uluslu, çok inançlı, çok kültürlü ülkemizde, tek millete dayalı hiçbir iyileştirme demokratik olamaz. Ruhunu böylesi bir algıyla, darbeci önermelerin tekrarı olarak tecelli eden bir anayasa taslağı halklarımızın arkasında durup onaylayacağı bir anayasa olmayacaktır.
Onaylandığı gün, değiştirilmesi istenecek bir anayasa, çözümsüzlükleriyle, çıkışsız statüleriyle on yıllardır değiştirmek için mücadele ettiğimiz sistemi yeniden üretmekten başka bir işe yaramayacaktır. Bu nedenle tavrımız bu sistemin kendini yeniden üretmesine olanak tanımama tavrıdır boykottur.
BOYKOT
Mihrac Ural
27 Temmuz 2010
135 yıllık arayış bu kez de sonuçsuz. Farklılıklarının gerçekliğini inkar eden, onu karanlık örtüler altına sokmak isteyen bir ülke, ortak bir anayasal kimlik oluşturamaz.
1876 Kanuni Esasi’den, II. 12 Eylül anayasa önerisine kadar, başarılamamış anayasal girişimleri aynı hatanın kurbanıdır.
Ortak ülke gerçekliğimizi tanımlayan, çözülmüş sorunlarımızın hukuki ifadesi olan, gelecek kuşakların barış içinde bir arada yaşamasını garantileyen, farklılıklarımızın kimlik, inanç ve kültürel haklarını kurum, kuruluş ve yasalarıyla güvence altına alan bir anayasa olmaksızın bu alandaki kimlik bunalımımız sonuçlanamaz.
Siyasi güç dengelerine boyun eğmeyen, demokratik hak ve özgürlükleri koruyan, arkasında duran halkın gücüyle değişikliklere maruz bırakılmayan, delinmeyen, deldirilmeyen bir anayasa bu coğrafyanın gerçekçi taleplerinin anayasasıdır. Bunu, devlet statülerine esir olmuş hiçbir ulusalcı – tek milliyetçi, din istismarcısı siyasal eğilim sağlayamaz.
Onay aldığı an tarihi geçmiş olacak bir anayasa istemiyorsak, temel sorunlarımızı aşmış farklılıklarımızı merkezine oturtmuş bir anayasa oluşturmakla yükümlüyüz. Bu referandum eskiyi yeniden üretmekle meşguldür. Halklarımızın çıkarını temsil eden bir yanı yoktur.
Anayasa referandumu bir seçim oylamasına düşmüştür. Siyasi partiler arasında güç dengesinin yeniden belirlenmesi amacı taşımıştır. Bu referandumda EVET ile HAYIR arasında fark kalmamıştır. Sistem kendini her iki tercihte de yeniden üretme çabasındadır.
Referandum halkın demokratik anayasa talebine ilişkin bir oylama olmaktan çıkıp siyasi iktidar kavgasına alet olduğu yerde demokrasi biçimsel de olsa sona ermiş olur.
Bu referandum da halka ve taleplerine, farklılıklarımıza ve özgürlüklerine ait hiçbir amaç kalmamıştır.
Ortaya konan anayasa taslağı ise, askeri darbe anayasalarının tek milliyetçi kurguların ruhunu bütünüyle taşımaktadır. Bu ise, ülke gerçekliği üzerine karanlık bir örtüdür, kimlik bunalımlarımızı, toplumsal kaoslarımızı derinleştiren böylesi anayasa önermeleri, demokrasi ve özgürlük arayışlarımıza cevap değildir.
Kimse kimseyi aldatmasın. Kendimizi ise asla aldatmayalım. Bütünlüğü içinde anlamlı yerini bulamayan demokratik açılım ve değişikliklerin demokratik bir anayasa yaratamaz Anayasanın tüm maddeleri demokratik olsa da çok uluslu, çok inançlı, çok kültürlü ülkemizde, tek millete dayalı hiçbir iyileştirme demokratik olamaz. Ruhunu böylesi bir algıyla, darbeci önermelerin tekrarı olarak tecelli eden bir anayasa taslağı halklarımızın arkasında durup onaylayacağı bir anayasa olmayacaktır.
Onaylandığı gün, değiştirilmesi istenecek bir anayasa, çözümsüzlükleriyle, çıkışsız statüleriyle on yıllardır değiştirmek için mücadele ettiğimiz sistemi yeniden üretmekten başka bir işe yaramayacaktır. Bu nedenle tavrımız bu sistemin kendini yeniden üretmesine olanak tanımama tavrıdır boykottur.
***
135 yıldır demokratik bir anayasa yapamadınız. Ülkemizi tanımlayacak, temel sorunlarımızın çözümüne hukuki bir ifade olacak anayasa yapmayı asla istemediniz. Anayasalar arası balans ayarlarıyla oluşan her anayasanız, hukuk dışı, gerçek dışı ve dayatma yasaların metni olmaktan öteye geçemedi. Bunun için her değişikliğin ardından yeni değişikliklere ihtiyaç duydunuz.
Kanuni Esasi’den 1921 Teşkilatı Esasi’ye, 24 anayasasından 61 ve 82 anayasasına, hiçbir anayasanız toplumun çözülmüş sorunları üzerinde yükselmedi. Dönüşüm gerçekliğine amaçlamadı; çözülen sorunların hukuki ifadesi olabilecek bir anayasayı hiçbir zaman ortaya koyamadınız. Tüm anayasalarınız bir askeri zorlama ya da darbe anayasasıdır. Tek boyutlu bir diktatörlük anayasasıdır. Padişahınızdan darbecinize kadar, horlamadığınız reaya ve vatandaş kalmadı, bu sizin hukuksuzluğunuzdu. Siz uygar değildiniz, Osmanlı aklının talan ve gasp siyasetinin modern giyimli barbarlarısınız. Aklınız o karanlık dönemin aklıdır, size ait olmayan kültür birikimleri üzerinde oturup, kılıç hakkı diye tüketerek yaptığınız şey, sizi demokratik bir anayasanın gerektirdiği kültür düzeyine yükseltemedi.
Ben yaptım olur dediniz ben bozdum yürür dediniz. Bu güne geldiniz.
Her anayasa girişiminiz, diğerini koltuk değneği olarak taşıdı. İki anayasanız arasında onlarca kez değişiklik yaparak kurduğunuz dengeler, ağızlara çalınan bir parmak balın ötesine geçmedi. Hukuk algılarınız, Osmanlının cumhuriyetteki tecellisi olduğu için, anayasalarınız ülke gerçekliğini değil üzerine atılan karanlık örtüleri temsil etti durdu.
Egemen güçler arası dengelerin lehine yapılan düzenlemelere anayasa dediniz. Oysa her biri teknik açıdan olduğu kadar gerçeklikle örtüşme açısından hukuksuzluktu. 12 Eylül 1982 faşist askeri darbeyle dayattığınız anayasa ise geçmiş üzerine tuz biber eken, toplumun her boyutta kimyasını bozan bir aptal cüreti olarak gündeme geldi.
Onaylandığı günün ertesinde değişikliğe mahkum anayasalarınız yırtık hukuk bohçanızı yamalamaya yetmiyor. Anayasalarınız öylesine zeminsiz ki, kendini koruyacak bir etkinliğe bile sahip değil. Yeryüzünde anayasa ahlak ve bilgisine defalarca tecavüz ederek yaptığınız değişiklikler, kurduğunuz anayasaların ne mal anayasa olduğunu göstermeye yeterlidir. 1876 Kanuni Esasi’den 82 anayasasına kadar, tüm anayasalarınız delik deşik olmuştur, ancak gerçekleri temsil edememiştir.
Oysa, gerçek bir demokratik anayasayla oynamanın gereği de imkanı da olamaz. Gerçek bir toplum sözleşmesi, ülkemizi tüm yönleriyle tanımlayan ve çözülen sorunlarının hukuki ifadesi olan bir anayasaya dokunma cüretini kimse gösteremez; halkın arkasında durduğu bir anayasaya, hepimizi kucaklayan bir güvenlik hukuku ve sınırı olarak kendini koruyacak güce de sahip olur. Kendinizin koyduğu ve kendinizin bozduğu hukuk dışı yasalarınıza anayasa demek abesle iştigaldir.
Sorunlarıyla bunalmış, kaoslara düşmüş, kimliğini yitirmiş bir ülkede gergin dengeler üzerinde yürüyorsunuz. Halkın reflekslerini çiğniyor hak ve taleplerine karşı her türden savaş aracıyla saldırıyorsunuz, sınır ötesi operasyonlar yapıyor, kimlik hakların inkar ediyorsunuz. Uluslar arası anlaşmalarla korunmuş azınlık haklarını bile ret ediyorsunuz. Teknolojinin en gelişmişine, askeri amaçlarla, vatandaşlarınızı katletmek için akıl almaz mali bütçeler ayırıyor, dış güçlerden desteğin her türüne, kölece tavizler veriyorsunuz. Dış güçlerin taşeronluğunu resmi ilanlarla yaparak kendi halkınızın, vatandaşınızın üzerine ölüm saçıyorsunuz.
Vergileriyle devletin tüm kurumlarını besleyen vatandaşa, kurşunla, bombayla, kovuşturma ve sürgünlerle cevap veriyorsunuz. Anayasalara müdahaleleriniz, yaptığınız değişiklikler ülkemizin kaoslarını çözmüyor, kaybedilmiş kimliklerini bulmaya yetmiyor. Bu gün yaptığınız değişiklikler ise geleneksel korku ve kaygıların sınırını aşmıyor; hep yapar gibi davranıyorsunuz, size sonuna kadar tolerans tanınıyor ama siz yine bildiğinizi dayatıyorsunuz.
Tüm iktidarlar, halkın ve demokrasi güçlerinin “bekleyip görelim” adı altında hak etmediğiniz zaman kredisini kullanıyorsunuz. Ancak siyasal erke oturduğunuz an, devletin kurulu statülerine boyun eğerek bu fırsatları daha da olumsuz dayatmaların hizmetine koşuyorsunuz.
Dar parti ve mahalle çıkarı için üretilen siyasetleriniz, yılların biriktirdiği haklı talepleri ve bu taleplere ait öfkeleri bir kez daha boşa akıtarak heder ediliyor. Bitip tükenmez yalan okyanuslarınızda halkı onlarca kez boğdunuz. Din, imanı kullandınız, demokratik söylemleri laçka ettiniz, farklı siyasi simgeleri bir araya topladınız, “tapulu oylar” üzerinde hoyratça tasarrufta bulundunuz, ancak demokrasi için gerekli olan en önemli adımı, milliyetçiliği aşamadınız.
Kaygı ve korkuların esiri olan Osmanlı aklının cumhuriyetteki tecellisi oldunuz. Talan ve gaspla sür git batıya yönelen akınlarınızın durduğu yer Viyana kapıları oldu (1683), gerilediniz, her savaşta yenildiniz çünkü haksızdınız ve başkalarının emekleriyle oluşturduğu anavatanların değerlerini talan etmiştiniz. Kaybettiğiniz topraklar sizin değildi onlar arkasından ağladınız ve imkan olsa yeniden işgal ve ilhak edebileceğinizi ifade ettiniz. Bunu başaramayacağınızı biliyorsunuz bunun için iç fetihlere yöneldiniz. Hakim olduğunuz coğrafyayı bu nedenle sürekli bir savaş alanı haline getirmiş oldunuz. Kürt dediniz, Alevi dediniz, Türkmen dediniz doğrayıp durdunuz. Bunu hala sürdürüyorsunuz.
Farklılıklarımızı zenginlik olarak algılama yerine ötekileştirme çabalarına yöneldiniz. Dünya değişti aklınızı değiştiremediniz. Irkçılık, milliyetçilik, inanç ayrımcılığı gibi çağ dışı kalmış söylemlerden oluşun kağıttan şatolar kurdunuz, el attığınız her alanda bu sahte görüntüleri gerçek diye dayattınız. Kardeşi kardeşe kırdırdınız, faili meçhullerle tasfiyeler yaptınız, göç ettirdiniz, soyup soğana çevirdiniz. Laik, ant-laik farklılıklarınızı bile bir kenara attınız, özgürlük ve demokrasi için mücadele eden güçlere karşı tek milliyetçi cephe olarak çıktınız. Gerçek bölücü olduğunuzu her çabanızla kanıtladınız. Bu iç dünyanızı referanduma giden anayasa taslağınızda da akıl almaza tarzda işlediniz; demokrasi gelecekse de tek millet için gelecektir dediniz.
Her yeni anayasa oluşturma sürecinde, sorunların çözümü üzerinden bir anayasa üretmek yerine sorunları artıran aynı hataların tekrarını yaptınız. Balans ayarları ise bu yanlışların katmerleşmesine yol açtı. Demokratik açılım söylemlerinin katledildiği yer de tas tamam burası oldu.
Demokratik açılımın başlamadan bitmesi, savaşın bir kez daha tırmanarak ölüm haberleri arasında barışın katledilmesi alışıldık bir hal aldı. Savaş ve her türden güvenlik önleminin başarısızlığına biçilen kefareti barışa ödetmek için, barış diyen sanatçılara, aydınlara, yazarlara akıl almaz cezalar dayattınız. Mahkemelerde süründürerek düşünme ve konuşma özgürlüklerini gasp ettiniz.
Durmadan tersinden işleyen bir akılla dev bir ülkenin sorunlarını çözmenin mümkün olmayacağını anlamayanlar, baş edemedikleri bir savaşın taraflarına, önce silah bırakın deme komikliğine düşüyorlar. Tanımama ısrarında oldukları Kürt ulusal varlığı ve özgürlüğünü askeri zorla susturmak için tüm olanaklarını seferber ederken, ortaya koydukları milliyetçi anayasalarına EVET ya da HAYIR oyu talep ediyorlar. İktidarıyla, muhalefeti sistemin bekası, gerçekliğin örtülmesi adına girdikleri bu ikilem asla gerçek demokratik bir öneri etrafında tercih anlamına gelmiyor. EVET ya da HAYIR demek sonuçta aynı sistemi yeniden üretmek anlamına geliyor.
Şimdiki iddianız çok büyük, boyunuzu da çok aşıyor. Sivil anayasa yaptık, buna EVET deyin diye ısrar ediyorsunuz. Dününüzle bu gününüz dini istismarıyla geçmiş, kırılma noktasında milliyetçi çehrenizi, Milli Görüş adı altında toplumun farklılıklarına din çimentosuyla kararak dayatmışsınız. Demokrasiyi tanrı adına isteme gibi ekstrem çıkışlarınızı örtseniz de farklılıklarımızı içselleştirecek bir genişliğinizin olmaması, yaptığınız her şeyin yarım yamalak olmasına ve sonra iflasla sonuçlanmasını yol açıyor.
“Sivil” diye halkın önüne sürdüğünüz anayasaya dönün bakın, bu coğrafyada yaşayan hangi etnik ya da hangi inanç farklılıklarını açık ve net olarak dile getirip onun haklarını güvence altına alıyor. Bunu gösteremezsiniz. Anayasanız milliyetçidir, demokratik değildir…
Bu satırların yazarı, en küçük bir demokratik açılım için destek çağrıları yapmaktan çekinmemiştir. Bunu, arkasında durduğu doğruların bir parçası saymıştır. Ama demokratik açılımın sonuna kadar genişliğiyle derinliğiyle ikamesini istemiştir. Tarihi derslerden biliyordu ki, hiç bir din istismarcısı, hiçbir milliyetçisi demokrasiyi sonuna kadar götüremez. Siz de götüremediniz, iflas ettiniz. Tarihin mantığı böyle tecelli edecekti, aldatılmayı halk kendi tecrübesiyle görecekti, demokrasi mücadelesinde eğitim de budur.
Bu anayasada ilkel ırkçı-milliyetçi tek boyutlu dayatmalarınız olmasa, askeri anayasaya karşı sivil anayasaya EVET demek ehveni şer gibi olabilirdi. Ancak yasaların geriye işlemeyeceği üzerinden 12 Eylül darbecilerini aklıyorsunuz. Bir kuşağa amansızca savaş açan katleden darbeci generallerle hesaplaşmanın kapılarını kapatıyorsunuz. Size dokunanı yok etmek için tüm gücünüzü ortaya koyarken, başkalarını yok edenleri görmezden geliyorsunuz. Tarihle yüzleşme olanaklarını ortadan kaldırarak, bu topraklarda, “yapılanın yanında kar kalacağını” anayasal güvencelerle sağlıyorsunuz.
Bütün bunlara karşın, referanduma giden anayasa önermeniz, ilk maddesinden son maddesine kadar, bizleri değil, sizlerin anayasası olarak, milliyetçilik üzerine yükselmiş statüleriyle dayatıyorsunuz EVET dememizi istiyorsunuz. Bu ise Anadolu mozaiğinin gerçekliğine indirilen bir hançerdir, ısrarcı bir inkarcılıktır.
Bu madalyonun diğer yüzünde, ulusalcılar, ilkel milliyetçiler, ırkçılar ve sistemin onayına teferruatın sönük ışığın ardından yuvarlananlar bulunmaktadır. Bunlar da HAYIR dememizi istiyor.
HAYIR çağrısı yapanların alternatifleri yok. Var olan alternatifleri ise ülkeyi iç savaşa sürükleyecek bir tutuculuktan ibarettir; bunların önermeleri yüz yıldır denenmektedir, İttihatçı aklın cumhuriyetteki devamı olan bu güçlerin halkımıza ve ülkemize sunacağı bir demokratik anayasal yenilik yoktur. 135 yıldır deniyorlar, ortaya çıkardıkları tek sonuç, savaş, komşularımızla düşmanlık, işgal, küçük sorunlara esir olmaktan ibarettir. Demokrasi için mangalda kül bırakmayanlarla, darbelerin milis güçleri omuz omuza vermiş HAYIR çağrısı yapmaktadır; bunların hayır çağrısı, gerçekte bu ülkede farklılıklarımıza yaşam alanına HAYIR demekten başka bir anlama sahip değildir.
Her iki taraf anayasa taslağının meclis oylamalarında yaptıkları siyasi manevraları unutmuş gibiler. Toplum için hayati önem taşıyan maddeleri tartışmak yerine, ikinci dereceden maddeler üzerinde durmayı yeterli gördüler. Toplumsal barışımızın ikamesi ve kirli savaşın sona ermesi için gerekli düzenlemeler yapmak yerine, sorundan başka bir şey üretmeyen devlet statülerini korumak için çırpınıp durdular.
Bu ikili aynı madalyonun farklı yüzleridir. Devletçidir, daha da ötesi her birinin kendine ait bir derin devleti vardır ve halka karşı bununla savaşmaktadır. Farklılıklarına rağmen birleştikler yer tek millet algısıdır.
Bu noktada tartışma bile kabul etmezler; anayasanın birçok temel maddesinde ısrarla ve özenle vurgulanmış tek millet yaklaşımına hiçbir tarafın ses çıkarmaması bunu göstermeye yeterlidir. 1876 Kanun-i Esasi’nde Osmanlı olmak dayatması ne ise 21, 24, 61 ve 82 anayasasında tek milliyetçi dayatma odur. 135 yıllık anayasa serüveninde bu ülkenin makus kaderi bu tek millet dayatmasının kurbanı edilmiştir. Bu ısrar kaldıkça bu coğrafya ne beklenen barışına ne de hakların adil şekilde dağılımına kavuşabilir.
Kimse kimseyi aldatmasın. Kendimizi ise asla aldatmayalım. Bütünlüğü içinde anlamlı yerini bulamayan demokratik açılım ve değişikliklerin demokratik bir anayasa yaratamaz Anayasanın tüm maddeleri demokratik olsa da çok uluslu, çok inançlı, çok kültürlü ülkemizde, tek millete dayalı hiçbir iyileştirme demokratik olamaz. Ruhunu böylesi bir algıyla, darbeci önermelerin tekrarı olarak tecelli eden bir anayasa taslağı halklarımızın arkasında durup onaylayacağı bir anayasa olmayacaktır.
Böylesi bir anayasa ortak ülkemiz gerçekliğiyle uyumlu olamaz. Tersine gerici sisteme güç taşımaya devam eder. Buna EVET demek ya da HAYIR demek, sistemi onaylamak onun içinde bir alanda durmak demektir. Sistemin kendini yeniden üretmesine katkı sunmak demektir.
Bu yüzden, onay aldığı saat ömrünü tükenen ve yeni bir anayasa için mücadeleye start vermekten kurtulamayacak milliyetçi anayasa referandumunda ne EVET ne de HAYIR halkın çıkarlarına ait bir tercih olmayacaktır.
Önceki anayasalardan taşıdığı kimi farklılıklara rağmen bu anayasa önerisinin ruhu askeri darbe anayasalarının ruhudur; tekçidir, farklılıkları inkar etmektedir. Önerdiği her madde bu tek milliyetçi dayatmayı Anadolu’nun uygarlıklar yurdu, farklılıklar yurdu özelliğini karartmaya yöneliktir; 1000 yıllık karanlığın kesintisiz devamı olan bir anayasa önerisi olmaktan çıkmamıştır.
Bu gün halkın önüne sürdüğünüz anayasa taslağı, bu karanlığın tüm boyutunu taşımaktadır.
Sınırlı da olsa, 12 Eylül faşist askeri darbe rejiminin anayasası olmaktan çıkma ve sivilleşme çabasına karşın bu anayasanın temel özelliği tek ulusçu, tek dillidir. Farklılıklarıyla zengin bir coğrafyaya, dayatılmak istenen tek boyutlu anayasa bu toprakların toplumlarına uygun değildir, sorunu çözmenin değil sorunun kendisidir. Bu tür önermelerin zamanı geçmiştir, iflas etmiştir, bu iflası onaylamak ya da ret ederek eskinin devamına razı olmak arısında bir fark yoktur. Bu nedenle referandumda tavrımız boykot olacaktır.
Bu ülke birimizin değil hepimiz ise anayasanın da bizlerin tanımlaması ve kolektif kimliğimizin haklarını güvenceye alması gerek. Hepimizi tek renge boyamakla fakirleştiren, Anadolu uygarlıklarını, güç uygarlığına, savaşa, silaha esir eden tek boyutlu bir anayasa bu coğrafyada yaşayan herse karşı ilan edilmiş bir savaş demektir. Onaylandığı an zamanı geçmiş olmak tastamam budur.
Referandum, EVET HAYIR ikilemi içinde bir kapan haline getirilmiştir; ne yana dönülse bu tarihi handikabın içine düşülecektir, sistem kendini bu denklemlerle üretirken, statülerini de devam ettirmiş olacaktır. Buna müsaade edilmemelidir.
Anayasalar, toplum sözleşmesi olarak varılan ve çözülen sorunları hukuki olarak ifade eder, demokratik yolları stabilize eder. Bu referanduma giderken ne barış, ne de demokrasi kazanılmamıştır, toplumun temel sorunlarında bir değişim olmamıştır, her şeyin eskisi gibi sürdüğü bir ortamda, kimi iyileştirmelerle bütünsel bir sonuç alınamaz. Yeni ve adil bir anayasal sistem için yapılması gereken bütünsel değişimidir. Bu anayasa önerisi eskiyi koltuk değneği olarak taşımaya devam ediyor. Bu ise yenilenme değildir, bir aldatmacadır.
Bu aldatmacaya ortak olmamak gerek.
Tavrımız boykottur.
Halkımızı boykota çağırıyoruz.


Yorumlar
BOYKOT HEPİMİZİN TAVRIDIR
Ellerine sağlık tam isabet bir yazı. Bizler de boykot diyoruz.
TAVRIMIZ BOYKOT
Hocanın yazdığı bu yazı tavrımızı açıklıyor.
Acilciler BOYKOT diyor.
Kararlıca boykota katılalım...
mihrac ural isimli dingil.
hocanız ne hocasıylis cami hocasımı ? Suriye de karı kız pazarlaması yapan bir eroin tüccarımı ? Onun boykot ettiği anayasanın taaaaaaaaa..........
DİNGİL ADAM TARBİYENİ TAKIN
Dingil rumuzlu kişi, bu satırlardan herkes istediği kadar ağzını bozabilir. Bundan daha kolay bir şey var mı sorarım sana???
Şimdi ben de sana Hakkariden İstanbula yol döşesem ne dersin, bunun içine aklına gelmeyecek, ansiklopedilerin bilmediği küfürleri etsem ne olacak. Bir şey mi kazanacağım. Buna ayıp derler terbiyesizlik derler.
Hayatını devrimci mücadeleye vermiş bir insana dil uzatmak için Özel harp dairesi mensubu olmak gerek.
Adam kendi adıyla, açık adresiyle görüş belirtiyor. Ortaya koyuyur ve buyrun tartışın diyor. Adama sevmiyor olabilirsin es geç ya da eleştir. Düşünceyi düşünceyle karşıla. Ama belli ki bu çapta değilsin ağzını bozuyorsun.
Ayıp işlemek bir aile terbiyesi sorunudur. Kimse bunu belli bir yaştan sonra ne bir örgütte ne başka bir yerde alabilir. Ailen kulağını çekmeli.
Hadi bakalım bir daha yapma ve otur oku eleştiremiyorsan sus...
fırıldak MİHRAC
Mihraça hoca diyende yukarıdaki yazıyı yazanda MİHRAÇ
Tayfası vrms gibi kendi çalıyo kendi oynuyor darbukatör mihraç
sağdan soldan kopyaladığı yazıları kendi adıyla yayınlyo ardından başka isimlerle kendi yazısına metthiyeler dizgiyor adam uzman bi ajan sola girmeye kendine yer edinmeye çalışoyo devrimcileri aptal sanıyo dümbelek mihraç
bu haysiyetsiz mihracın kim olduğunu bilmek isteyenler
Bu aşağılık devrimci katili, ajan eroin tüccari suriye casusu, ile ilgili bilgileri eski arkadaşları masaya yatırmışlar teşhir etmektedirler. Ahlaksız mihraç ve etrafındaki üc kuruşluk çetesi ile ilgili bilgi alma isteyenler bilgi alabilirler
http://enginerkiner.org/
GERÇEKLERDEN KORKANLAR KÜFÜRE SARILIRLAR
ENGİN ERKİNER
HER POLİS AJANI GİBİ YUMURTACIDIR.
Süleyman Sait
10 Temmuz 2010
Akıl almaz ruhi bunalım içinde, çırpınan bir zavallı.
Rüyalarında bile yakalandığı sendromun esiri olarak yaşayan bir bunak kişi.
İtirafçı olduğunu kendi el yazısıyla itiraf etmiş, polise yardım maksadıyla örgütü tümden teslim etmiş ahlaksız bir soytarı: Engin Erkiner.
Ankara, İstanbul örgüt birimlerini ortağı MİT Ajanı İbrahim Yalçınla tasfiye ediyor ve bununla kalmayıp TKEP’i de tasfiye işine giriyorlar. Bunu da yerine getirince boşta kalıyorlar. Kuluçka dönemine giriyorlar.
Ortak ülkemizin demokrasi mücadelesi yükseldikçe kimlik haklarının bu sürece katılımı gündeme gelmiştir. Bu alanda Acilciler üzerlerine düşen tüm etkinlikleriyle atağa geçmiştir. Ne olduysa bu andan itibaren oldu. Kuluçka dönemindeki ikili, sahiplerince köpek gibi ortalığa salındı. İhbar servisleri başladı, Doğu Perinçek’ten sonra devrimcileri bu ölçüde ihbar eden bir başka örnek oluşmadı. Şahıs yıpratmasına yönelik siteler kuruldu. Genelkurmayın desteklediği sitelerden biride bu ikilini sitesi olduğu açığa çıktı. Başlangıçta olayı şahsi kin sananların yanıldığı açığa çıktı, bir görev ifa edilmekteydi, üç yıldır günü birlik sürmesinin gösterdiği gerçek de bundan başkası değildi. Dünya tarihinde şahsı olarak bu ölçekte çirkin bir karalama kampanyası yalnızca görev amacıyla, MİT kuklalarınca sürdürülebilirdi. PKK’ye yönelik yapılanların aynı türden ve aynı kaynaktan olmasının nedeni de budur.
Engin Erkiner polisin adamıydı. Mahir çayan döneminin son kesitinde nasıl bir rol oynadığı meçhul ancak buda araştırmalarla ortaya çıkma durumundadır. O dönem, Kurtuluş dergisinde adı geçmesine rağmen tutuklanmayın biri olması çok ilginçtir.
12 Mart faşist darbesi herkesi tutuklamasına karşın bu adamın tutuklanmaması çok ilginçti. Bu dönemin ardından şekillenmeye başlayan ilk oluşumlardan biri olan ve henüz adı net belirmiş olmayan, bir illegal çevrede yer alması ve sonra bu çevrenin HDÖ olarak örgütlenmeye başlamasıyla birlikte 26 Ocak 1976 beyler deresinde İlker Akman, Hasan Basri Temizalp ve Yusuf Ziya Güneşin katledilmesinde parmağı olduğu şüphesi, bu noktada önem taşıyor. Beylerderesinde İlkerlerin postaneye gitmeleri ve kiminle konuştuklarının hala bilinmemesi, onların postanede oldukları ihbarını Engin Erkiner’in yaptığı bu günkü araştırmalarla kesinlik kazanmış durumdadır. İlkerlerin katledilmesinde birinci derecede bu muhbirin rol oldu. Bu sürecin mantık zincirini ilerlettiğimizde, 1977 ocağından itibaren, örgütün Ankara biriminin yakalanarak çökmesi ve Ömür karamollaoğlu’nun elinde bombanın patlaması olayında birinci derece sorumlu olan kişinin Polis ajanı olarak çalışan Engin Erkiner’in rolü olduğu artık bu gün açısından kesinlik kazanmış durumdadır.
Örgütün her şeyini bilen biri olduğu iddiasında olan bu kişinin İstanbul’a geçmesi ve örgütün aynı akıbete İstanbul’da da uğraması birbirine bağlandığında tablo her yönüyle açık hale gelmiş olur.
İstanbul’da ilk gün örgütlediğini iddia ettiği, gerçekti ise polis organizesi içinde olan İbrahim yalçın’ı eylemlere sokması ve örgüte ait tüm bilgileri bu ikilinin vermiş olması, polis itirafnamesinden de anlaşılacağı gibi bir son halkadır.
Polis, örgütü bu adımla tamamen çökertmiş oldu. Acilcilere mensup bile istisna herkesin adı polise afişe edilmiş oldu. Üst komiteler, evler, adresler, kadro ve militanlar sempatizan ve dostlar tek tek verildi. Bir tek tokat yemeden yapılan bu iş açıkça bir görevdi. Bu belgeleriyle ispat edildi.
Acilcilerin yükselişi ise bunların ulaşamayacakları bir alandan gelen isimleri bu muhbirler tarafından polise ilk kez afişe edilmiş olan Güney bölgesi sorumluları ve kadrolarının yükseltmesi gündeme böylece gelmiş oldu. Örgüt böylece polisin elinden kurtarılmış oldu. Aranmalarına rağmen, kendi bölgelerinde kaçıp Adana’ya yerleşen ekip, merkez yayın organı CEPHE dahil örgüt birimlerin tek tek yeniden yükseltmeye koyuldular. Adana baskını ardında başarıyla kaçan bu ekip İstanbul gibi bir metropolde, aranmalarına rağmen daha kolay illegal çalışma fırsatı yaratabildiler. Birçok eylem ve örgütleme çalışmasıyla, örgütü ayağa kaldırdılar. B- bu güne kadar açığa çıkmayan ve bilinen eylemler (banka kamulaştırma eylemi, Faşistlerin merkezi olan Küllük kıraathanesinin kurşunlanması, İnterkontinentalin otelinin 2. Kez kurşunlanması bu dönemde gerçekleşti. Bunun gibi birçok eylem. Bu sağlam iç tutarlılığı olan ve sızıntısız olan ekip tarafından başarıyla yapılmasına karşın hiç açık verilmemiştir. Bu eylemlerin kamulaştırmalarıyla örgüt güç buldu ve ülkede daha geniş bir alana yayılabildi. Bu ara Güney bölgesi en üst seviyede örgütsel çabalarını yükseltiyordu.
Bütün bu çabalara karşın İtirafçı Enginin polise ifşa ettiği isimler ağır kovuşturma altında kalmışlardı. Bu ekip yakalandığında bile birbirini asla ele vermedi. Eylemlerini gizledi. Böylesine başarılı olan bu ekip örgütün 12 Eylül döneminde yeniden yükselişinin de temel i oldu. Bu ekip yurt dışını sonuna kadar en iyi şekilde değerlendirmesini bildi, Filistin kampları ve güvenli limanda toplanarak kongreye kadar uzanan süreci inşa etti.
12 Eylül döneminde, Acilcilere bir kez daha musallat olamayacağını anlayın bu kuklalar TKEP’e sığındılar. Orada işlerini kolay yürüttüler, TKEP tasfiye oldu, tarihe karşıtı. Bu dönemde Engin ve İbrahim nerede bir araya geldiyse, bir tasfiye olayı gündeme geldi. Bu gün de bu ikili Acilcilere karalama yaparken aynı işlevi görüyor olması artık hiçbir şeyin tesadüf olmadığını gösteriyor.
Şimdi Avrupa’da yaptıkları karalamalar ve şaibelerle aynı işi sürdürdüklerini göstermektedirler. Israrla örgütsüz kalacaklarını ve kimseye bir örgütsel önerme yapmamaları ise amaçlarının ne olduğuna çok iyi bir göstergedir. Örgütsüz olmak sorumsuz olmaktır, buna sığınarak yerine getirdikleri görevi denetimsizce yapabileceklerine inanmaktadırlar.
Ancak bunu başarma şansları kalmadı. Yüzlerce kişiden gelen mektupların gösterdiği gerçek, bu polis ajanlarının deşifre olduğudur; özellikle TKEP çevrelerinden gelen bilgiler çok net durumdadır; “biz Engin Erkiner’i saflarımızda yeterince teşhir ettik ve bitirdik, bizim ortamda bu adama ekmek kalmadı. Şu an yaptığı ilgisi olduğu Acilcilere saldırarak yeni tasfiye girişimlerinde bulunmaktır. Bunu da yakından izliyor ve biliyoruz “ (İsviçre’den TKEP’li E.)
30 Yıldır TKEP’li olan birinin, hiç ilgisi olmadığı, tarih bir bağı olmadığı Acilciler örgütüne saldırmasının alt yapısı da bu verilerdir. Geçmişte başaramadıkları görevi tamamlama çabasıdır. MİT bunları bu amaçla organize etti.
MİT’in kaygısı iyi anlamak gerek. Bu anlaşılınca Polis Engin Erkiner’in amaçları da açık olarak ortaya serilir.
MİT’in kaygısı Kürtlerle birlikte diğer halkların da kimlik mücadelesine kalkışmasıdır. Böyle bir durumda bu gerici devletin ayakta durma şansı yok olur; Bu ihtimali başından yok etmek için çırpınan MİT ve derin devlet, özellikle Kürt–Arap çatışmasını ve iki halk arasında ülke içinde ve komşu ülkelerde düşmanlık yaratmak için, her türden yola başvurmaktadır. Anadolu Ajansının (AA) ortaya attığı, 11 Kürt öldürüldü, 400 PKK yakalandı yalan haberi bu amaçla servis edilmiştir: Polis Engin Erkiner’in bu habere dört elle sarılması bu ortak görevde yapılan işbölümü gereğidir. Amaç Kürt-Arap çatışmasını -olası her alana yaymak ve Kürt halkının özgürlük mücadelesine katkı yapabilecek tüm dinamikleri uzak tutmaktır. Engin ve İbrahim adlı polis köpeklerinin işi de tam burada ortaya çıkmaktadır. Acilci düşmanlığı, Arap düşmanlığı, alevi düşmanlıkları burada mayalanmıştır.
MİT, ülkemizde farklı inanç ve etnik toplulukların kimlik hakları mücadelesini doğmadan engellemek istiyor. Özellikle üçüncü büyük etnik toplumsal güç olan, 4 milyon nüfusuyla Arap mücadelesinden ürküyor. Kürt özgürlük hareketini olduğu kadar ülkemiz demokrasi mücadelesine büyük bir manivela olabilecek bu gücün, demokrasi mücadelesine katılımını engellemek istiyorlar. Her türden milliyetçiliğe ve bölücülüğe karşı olan, kimlik haklarını tek bir başlık altında toplayıp “ANADİLLE RESMİ OKULLARDA EĞİTİM HAKKI” olarak formüle eden Türkiyeli Arapların örgütlü siyasal mücadelelerinin önü kesilmek isteniyor.
Ortak ülkemizin tüm farklılıklarının demokratik hakları ve özgürlükleri için, bir Türkiyeli siyasal mücadele örgütü olarak tavır koyan THKP-C (Acilciler)’e karşı MİT kuklalarının saldırıya geçmesi, dönemin özellikleriyle uyumlu görünmektedir. Engin ve İbrahim adlı MİT kuklalarının görevi de burada anlam buluyor.
Özel harp dairesi kuklaları itirafçı ve muhbirler, nasıl ki, Başkan Öcalan için akıl almaz suçlamaları üretip pazara sürüyorlarsa, Acil hareketine yönelik olarak da aynı şey yapılmaktadır. Bu ölçüde bir benzerliğin olması, kuşkuya yer bırakmayacak kadar açık bir göreve işaret ediyor; kulalar Özel harp dairesinin yönlendirmesiyle devrimci örgütlere ve liderlerine saldırıyor.
Kürtleri dizginlemenin mümkünü kalmadı, onlar hepimiz adına yürüyorlar. Ancak yeterli değil. Kürdistan karayla çevrili bir Coğrafya. Bu da Kürt ulusunun özgürlük mücadelesine zorluklar ekliyor. Denizlere açık değil, dört bir yanı işgalci ülkelerle kuşatılmış, bir yandan emperyalistler ve Siyonistler diğer yandan işgalci bölge devletleri ölüm üzerine ölüm kusuyorlar. Kürtler, özgürlük mücadelelerine nefes alımı pencerelerin açılması gerekli. Bu pencere, bir dış olanak olarak ele alınmayacaksa en uygunu Türkiyeli Arapların mücadelesiyle oluşturulur. Böylesi bir pencereden, Kürt halkı tarihinin en yoğun oksijenini alır. Bu gün ülkemizin demokrasi mücadelesi olduğu kadar Kürt halkının özgürlük mücadelesinin böylesi bir nefes penceresine ihtiyacı bulunuyor. MİT’in kuklalarıyla üzerimize saldırma çılgınlığının altında bu yatmaktadır. Engin ve İbrahim gibi köpekler bu amaçla salınmaktadır.
Bu nedenle Kürtler kadar, ülkemizin diğer farklılıklarının da mücadeleye omuz vermesi gerek. Bu topraklarda yaşayan, kimlik haklarından yoksun olan tüm etnik dokular, özgün örgütlenme ve özgür mücadeleyle bu sürece katılmalıdır. Bu çabalar hızla olgunlaştırılırken, MİT ve kuklaları boş durmuyor. Bu türden gelişmeler, Kürt özgürlük hareketi gerçeği kadar tehlikeli olarak görülüyor. Köpek sürüsü bunun için havlıyor.
Dikkat edilsin, Arap düşmanlığı, Alevi düşmanlığı bunların temel söylemi olarak bu yüzden gündeme geliyor; iddia ettikleri gibi “olmayan örgüt ve lideri” için, “sanal örgüt ve sanal lideri” için bu çılgın reflekslerin oturacağı tek bir yer vardır, o da görevli olmaktır.
Bizler Fırat’ın ötesi ve berisi, Torosların güneyi ve kuzeyi dedikçe, bu yüzden çıldırdılar. Irkçı, milliyetçi çehrelerini tüm çirkinliğiyle gündeme getirdiler. Bu amaçla da Kütlerle, Arapları düşman yapmak isteyen yalan haberlerin servisçiliğini yaptılar.
18 yıl aynı sofrada yemek yiyen, aynı evlerde aynı yastığa boş koyan PKK lideri ve üst düzey sorumluları ile Acilcilerin dayanışmasını şaibeli yapmaya çalıştılar. Kardeşi kardeşe kuşku yaratacak söylemlerle kırdırma taktiğini sürdürüyorlar. Sallama yalanların nedeni de tas tamam budur. Ama atmasyonları geç gelen hazsım iddiası olduğunun farkında bile değiller, bunak adamlar…
Bu yumurta makinelerine göre, ‘Mihrac Ural’ın, Irak savaşının da, Lübnan başbakanı Refik El Hariri suikastında rolü kesindir, Johan F. Kennedy Suikastında da parmağı olduğu ihtimali olabilir (22 Kasım 1963). Babası Zeki Ural’ın ise Atatürk’ün ölümünden sorumlu olduğu ise çok yüksek bir ihtimaldir. Çocuklarının ise olmamış bir suikast hazırlığında yer alacakları bilimsel bir kehanet olarak söylenebilir‘
Bu itirafçının traji-komik aklı, 19 Ağustos 1977’de örgütü polise teslim ederken de aynıyla geçerliydi, polise örgütün olası eylemlerini anlatırken hayali benzetmelerle böylesi bir eylemde kimlerin yer alabileceğini söylüyordu. Orada da Mihrac Ural’ı tarif etmesi bu günkü sallamalarına önemli bir göndermedir. Tahminlerini bile polise teslim etmiş bir ahlaksız, bakın ne demiş;
“ … HAKKI Selimiye AK Bank soygununun örgüt tarafından gerçekleştirilen bir eylem olduğunu söyledi. Bu soygundan şimdi hatırladığım kadarıyla…örgüt tarafından yapıldığı kesindir. Daha sonraları bu soygundan MUHARREM’de bana bahsetti. Bankaya üç kişi girdiklerini söyledi… MUHARREM tarafından anlatılan olayı şu şekilde değerlendirebilirim. MUHPARREM tarafından, orta boylu, esmer, düz saçlı ve hafif dolgun ve hafif bıyıklı şahsın örgüt Güney Bölge sorumlusu MİHRAÇ olacağını tahmin ediyorum…” (Engin Erkiner polis İfadesi, s:19)
Kuklaların mantığı öyledir. Okurla alay etmek bunlar için önemli bile değil. Çünkü, “yalanı büyük söyleyeceksin sık sık tekrar edeceksin, kimse inanmasa da akıllar karışsın yeter, amaç da budur.” İlkesiyle yürüyorlar. Komiklikleri de burada başlayıp burada bitiyor…
Bu yalan makinelerinin yumurtalarından istenen sonuç, Kürtlerin yalnızlaştırılması, ezilmesidir. Bunun için de PKK’yi “ devrimci katili” ilan ediyorlar. Özel harp dairesi yalanlarını Arap halkının mücadelesine karşı yol kesen bir veri olarak servis etmeye çalışıyorlar. Okurlarından bile utanmadan yalan haberler ileri sürüyorlar. Yalanları Kürt haber ajanslarınca da yalanlanınca, kıytırık haberlerle ayıplarını örtmek için çırpınıyorlar.
Dikkat edilsin, bu kuklalar, şahıslar adına ortaya sürdükleri hiçbir alıntının yerini belirtmezler. Kaynağı olmayan alıntılar bu yumurta uzmanlarının işidir. Nereden alınmış, kim söylemiş, hangi makalede, yazılı belgede ve linkte yer alıyor, asla belirtmezler. Çünkü kendileri konuşuyor kendileri yazıya döküyor, kendileri havlıyorlar.
Konu çok açık, kuklalar iş başı yapıyor. Demokrasi mücadelesine katkı yapabilecek yeni dinamikleri doğmadan katletmek, engellemek, kimlik hakkı arayışını boğmak için çırpınıyorlar; kuklalara “ ilk hedefiniz Akdenizdir ileri” dediler ve yürüttüler.
Acilciler, demokrasi mücadelesinde halkların kimlik hakları savunusu yaptıkları andan itibaren bu ikili de sahneye çıkarıldı.
Yumurta makinesi böylece işe koyuldu.
Yalanlar birbiriyle akıl almaz çeliklilerle dolu olsa da önemli değil. Nazi Gobels’in yöntemi işleyecekti “büyük yalan söyle ve sık sık tekrar et, kimse inanmasa bile akıllar karışır, amaç da budur”
Bu amaçla, şaşkınca, ilgili ilgisiz herkese, “araya adınızı sokar kirletiriz, sırtınıza neler yıkarız neler” diyerek ürkütüp karaladılar. Ama, bu çirkinliği kimse ciddiye almadı. Mehmet Yavuz gibi demokrasiye gönül vermiş, nakliye sahasında devrimci etkinlik yaratmış, hükümetlerin, bakanların yakasına yapışabilmiş, Acilciler örgütünün kadim ve temel taşlarından biri olan bu onurlu insana, akıl almaz cahil cüreti suçlamalar yaptılar.
Mehmet Yavuz’un yoldaşları, dostları ve meslektaşları buna sessiz kalmadı. En iyi cevabı vererek ahlaksız kuklaları susturdu.
Yumurtacıların görevleri belli. Bir de dertleri var.
Dertleri, sırtlarına binen itirafçı ve MİT ajanı kamburudur. Bunu hafifletmek için, sonradan akıllarına gelen uyduruk suçlamalarla komik duruma düşmeleri bulunuyor.
Herkes için geçerli olmak üzere, yalan kurguların sonsuz olabileceğini göz önüne alırsak, bunların ömürlerinin sonuna kadar yalanlarının esiri olmaları hiç de garip olmayacaktır. Mihrac Ural sendromunu toprağa birlikte götüreceklerdir. Hayırlı olsun demekten başka bir şeyimiz olmayacak.
Allah kimsenin sırtına böylesine kirli bir kamburu dayamasın; bu açıdan benzer aramaları boşunadır diyoruz. İtirafçı Engin, bunu 19 Ağustos 1977 ‘de polis bileğini tutuğu an düşünecekti. Ama gerçek bunun da ötesindeymiş; belgelerle ispat edildiği gibi Engin yakalanmadan önce polis organizasyonunun bir parçası olarak çalışmış, Ankara, İstanbul ve son olarak TKEP tasfiyesi içinde ortağı İbrahim’le birlikte yer almış.
İbrahim Yalçın için söylenecek şey yok, o bir MİT ajanı olarak Acilcilere girdi, resmi olarak görevine devam ediyor.
Yumurtalar, yumurtalar…
Engin aptalı, günü birlik yaşadığı sendromun kabusları altında akıl almaz zorlamalarla ürettiği yumurtalar, polis imalatı Özel Harp Dairesi ajanı olduğu gerçeğini örtemiyor. Esiri olduğu kaderi iliklerine kadar acıyla yaşamaktan kurtulamıyor. Bir ömür boyu yalan üreterek bu yolda toprak olacak zavallı.
Belgesiz kanıtsız, hasım iddiasıyla kim kimi suçlayıp kimi ikna edebilir ki.
Bizler iddia ettik ve el yazılı belgeleri koyduk. Önce bunları temizlesin temizleyebilirse. Sonrası kolay gelir.
Sonradan aklına gelmekle hasım karalamaları yapmanın ecele faydası yoktur. Hele hele siyasi düzeyi sıfır olan birilerinin yazabileceği tek şeyin karalama olduğu bir koşulda, kamburunu örtmesinin imkanı yoktur.
El yazılı belgeleri ve kanıtları, el yazılı gizli yazışma mektuplarını orijinal haliyle izlemek isteyen okur için iki link vermekle yetineceğiz. Laf kalabalığı yerine orijinal belgelere bakmak yeter de artar.