Kıbrıs'ın Değişik bir Portresi
"Alternatif bir hareket yaratılması gereklidir. Bunu tepedekilerin ve yıllardır tepeye yakın olanların yapacağı yok. Bunu hep beraber ipleri kendi elimize alarak yapmalıyız."
Bu yazı Türkiye halklarına hitaben yazılmışdır. Deyim ve başlayım.
Kıbrıs son ayların hızlı diplomasi trafiği, dev sokak gösterileri, Annan planının kabul edilmeyişi ve en sonunda AB üyeliği ile hızlı bir maraton yaşadı. Yaklaşık bir haftadır da sınırların açılmasıyla Kıbrıs halkının ipleri eline alıp "düşmanlık" politikalarını çöpe attığını gördük. 30 yıldır duvarlar, toplar tüfeklernan birbirlerinden ayrı tutulan iki toplum aniden iletişime, günlük yaşamlarında sokakda karşılaşmaya başladılar.
Ama bu Kıbrıs sorunu çözüldü demek değil. Sadece sorunun utanç verici, geri kafalı sınırlamalarından birisi azacık hafifletildi. Taa 70'lerde yapılması gereken bir düzenleme 2003'e sarktı. Sorun çözülmedi. Bunu tekrar tekrar yazacağım. Özellikle Kıbrıs Türkleri hala daha yurtlarına sahip olmış değiller. Başka bir ülkenin sivil -- yani sizin devletinizin -- ve askeri -- yani sizin ordunuzun -- yönetimi altındadırlar. Yıllardır kendilerini "kurtaran" ve kendi kendisini "anavatan" ilan eden bu "kurtarıcının" elinde kukla olmuş durumdalar.
Tabii burda aranızdan bu adam amma da nankörmüş onun özgürlüğü için biz kan dökdük, yıllarca besledik, dünyanın heryerinde destek verdik çıkıyor ve bizden şikayet ediyor deyenleriniz olacakdır. Haklısınız, hikayeyi böyle görünce, ezenin elinden ezileni kurtardıkdan sonra onun ezilen olması olasılığına bakmayınca böyle bir damga vurulabilir. Rum-Yunan ikilisi denilen bir devin yaptıklarını uzun uzadıya her gün dinlediğiniz -- hatta dinlediğimiz -- de doğru.
Biraz dağınık olarak bazı olayları sıralayım burda. Türkiye'den bakıldığında yıllardır görünen Kıbrıs hihayesi ne kadar doğru. Acıba bu Kıbrıslı Türkler "kurtarılan", anasının koynunda yaşayan bir toplummular yoksa bu durumdan memnun olmayan, kendi seslerini arayan bir toplummular?
1990'ların başındaydı. Kıbrıslı muhalif politikacılar, sendikacılar Dikili festivaline davetliydiler. O zamanlar Özker Özgür'ün (devrin CTP başkanı) Türkiyeye girişi vizeye bağlanmışdı. Yani bizim "kurtarıcımız" kendisi hakkında bir eleştiri yapılmasını hazmedememiş, o "kurtardığı" halkın bir parti liderini Kıbrıs'a hapsetmeye karar vermişdi (Türkiyeye girmeden yurt dışına çıkış yapma şansımız yok). Neyse, bu bahane edilerek Taşucu limanından giriş yapan Özgür kapı dışarı edilecekdi. SHP'nin meçlisde güçlü olduğu, civar belediyeleri kontrol ettiği zamandı. Araya girdiler bu engellendi. Ama bu defa Kıbrıslılar hiçbir yerde konuşma yapamazlar dendi. Bu olduğunda 13-14 yaşlarındaydım. Bir gariplik olduğunun gayet iyi farkındaydım. Sorun Özker Özgür'de değil Kıbrıslı muhaliflerin Türkiyede söyleyceklerindeydi. Ayni zamanlarda TRT'de devlet sözcüsü yada ona benzer biri çıkıp Kuzey Kıbrıs'da Türkiyeye işgalci deyen bir partinin kurulduğundan bahsedip halkı uyarabiliyordu. Denktaş TBMM'de konuşmalar yapıp arkasında bilmemkaç milyonluk Türkiyenin desteğini alıp BM planlarını, girişimlerini elinin tersiyle itebiliyordu. Bir kaç yıl sonra özel televizyonların yayılmasıyla Türkiye televizyonlarında tartışma programlarında çıkmaya başladı bu bahsettiğim insanlar. Ama bu da tehlikeliymiş. Alpay Durduran bir programda Ghali fikirler demetini (Annan planından daha önce çok ilgi toplayan bir BM girişimi) hemen kabul ederdim deyince parti binası kurşunlanmışdı. Ne tesadüfki o tür bombalamaların, kurşunlanmaların arkasında Türkiye "derin devleti" var. Aynı Alpay Durduran kitabının arkasında devrin cunta yönetimi tarafından nasıl hükümet kurmasının engellendiğini anlatıyor. Bu taa 1981'de. Yani 21-2 yıl önce Denktaş ve takımını al aşağı etmeye çok yaklaşdıydı Kıbrıslı Türkler. Bu iki politikacının -- evet, bir tanesi babam -- adını 74 sonrası ve 90ların başlarına kadar Kıbrıs Türk politikasında sık sık görebilirsiniz. İkisi Denktaş'ın kısa anılarında KKTC'nin kurulmasına karşı çıkanlar diye ortaya çıktılar. İkisi de ana muhalefet partisi lideri oldukları zamanlarda Türkiye'nin sivil-asker bürokrasinin nasıl halkın iradesini hiçe sayıp, baskıyla, tehditle Kuzey Kıbrıs'ı yönettiğini gördüler. Üçüncü bir lider, Mustafa Akıncı'da yakın zamanda partisinin hükümet ortağı olduğu zamanda hükümette olmakla yöneten olmak arasındaki farkı gördü ve bunun arkasında Türkiye'nin olduğunu söyledi. Daha nice örnekler verilebilir. Hikayede bir hata var. "Kurtarılan" ve "kurtaran" ilişkisi bu kadar basit değil aslında.
Peki halkın durumu ne?
Tanınmamış bir devletin, tanınmamış vatandaşlığına sahipler. Ekonomileri darmadağın olmuş durumda. Yönetenler onlara çözüm üreteceklerine ambargoya, dünyanın biri sevmemesine vs vs dayandırıyorlar sorunları. Türkiye'nin kapısını çalıp para almayı ve sonra tabii dönüp etek öpmeyi alışkanlık haline getirdiler. Zaten nüfusunun 5'de biri kadar yabancı asker varsa yurdunda o askerlerin ipini elinde tutanın eteğini öpmek gerekir. Türkiye'den bakınca bazı yazarların dediği gibi tembel Kıbrıslı Türkler paraları çarçur ediyorlar, sonra gene kapımıza dayanıyorlar gibi görünüyor. Haksızda değiller. Yollarından çıkıp bakmadılar KKTC'deki büyük ihaleleri kimler alıyor. Ordaki gazinoları, otelleri kimler işlediyor. Evet evet, Türkiye şirketleri. Merkez bankasının başında bir Kıbrıslı Türk yok, Türkiyeli var. Bunun üstüne tanınmaış, yasadışı bir devletin, çöküşmüş sisteminde istediği gibi at oynadan kara para aklayıcılar (yüzlerce off-shore bankamız var), uyuşturucu, silah, kadın tacirleri, yasalardan kaçanlar ve diğer "özel" meslekler eklenince hikaye epeyce değişik bir hal alıyor. Neyse, en azından polisimiz bizim elimizde bile deyemeyceğim, oda Türk ordusuna yani Türkiye'ye bağlı.
Ekonomiden bahsediyordum. Kıbrıs, sağolsun İngiliz kolonicilerimiz, üreten bir ekonomiye sahipdi. Gelişmiş bir yönetim sistemi ile yönetilirdi (bu demek değildir ki İngiliz kolonisi olarak kalmayı öneriyorum. Tam tersine adanın tam bağımsızlığı, özgürlüğü önerim). Uzun süren savaş haline rağmen Rum tarafının gösterdiği ekonomik gelişmeden da görüleceği gibi iyi bir potansiyeli vardı. Kuzey Kıbrıs şu anda kötüden en kötüye gitmiş durumda. Önce üretimi felce uğradı. Yıllar yılı Türkiye'deki yanlış ekonomi politikalarına göbekten bağlı yaşamaya zorlandı. Türkiye'ye entegrasyon çabalarının dahilinde haksız rekabete maaruz kaldı. Doğası, mesela tatlı su kaynakları, bozuldu. Ürettiği üç beş cins ürünü üretemez hale geldi. Üretmeye devam edip yarı hile yarı dürüstçe sattıkları "milliyetçi" politikalar sayesinde satılmaz oldu -- eee önce kalkıp Kıbrıs Cumhuriyetinin damgalarını kullanacaksın, sonra onlara küçük değişikler yapacaksın (ay yıldız ekleyceksin), sonra birda sağlıksız mallara sağlıklı damgası vurup satmaya çalışacaksın ve müşterin kalsın bekleyceksin?
Bunların üstüne binbir baskı, askerlik, umut vaat etmeyen yönetim eklenince, napsın Kıbrıs Türk, yur dışına göç etti. Özellikle gençlerimiz -- ki yakında okumayı bitirince bende bu kervana katılacağım -- başka ülkeleri doldurdular. "Gelen Türk Giden Türk Politikaları" dedik buna rejimin tepkisine çünkü yerleri Türkiye'den taşınan nüfusla dolduruldu. Kuzey Kıbrıs'da çoğunluğa geçdiler. Birde 80'lerde demokratik kapılar açık kalırsa ipin ellerinden kaçabileceğini görenler bol bol vatandaşlık dağıttılar. Sadece "yerleşik" diye de adlandırılan Türkiyelilere değil ayrıca Kıbrıs'nan uzakdan yakından ilgisi olmayanlara, "möhim" devlet adamlarına da. Mesela Ankara Ticaret Odası başkanı Sinan Aygün bizi Annan planından kurtarmak için imdadımıza yetişmiş ve vatandaşlık almış diye KKTC kimlik kartını sallayıp konuşmalar yapıyordu. Gelen Türk giden Türk dediler. Ayni şahıslar "paranın akı karası mı olur?" da demişlerdi.
Halkın İsyanı
Kıbrıs Türkleri rejimin aslında kokuşmuş, çökmüş bir rejim olduğunu fark etmek için aslında otuz yıl beklemediler. 1963-74 arasında ki Kıbrıs Türk yönetimlerine de muhalefet ettiler, bu uğurda vuruldular, hapsedildiler. 1974 sonrasında da hızla örgütlendiler. Özellikle Türkiye'deki öğrenci hareketlerine katılanların başçılık yaptığı anlatılır bizim gibi gençlere. Federal bir çözüm 74 öncesinde bir "Türk tezi" diye ortaya atılırken 74 sonrasında muhalefetin desteğini buldu ve Rum tarafının resmi politikası haline geldi. İlk seçimlerde (1976) çok başarılı olamasalarda, 1981 seçimlerinde üç muhalif parti Denktaşın o zamanki partisi UBP'den daha çok milletvekilliği elde etti. UBP hükümet kuramayınca onların koalisyon çalışmaları başladı ancak Türkiyenin cuntacıları ve "derin devleti" buna izin vermedi. Ve yukardaki müdahaleler büyüdü gitti. 1983'de KKTC'ye evet demek zorunda kaldı muhalif partiler. 1990'da eksik bir koalisyonla ortak seçime girdiler, gene olmadı.
Halkın isyanı o zamanlar parlamadı. Halkın isyanı bankalar batınca, gazeteciler hapse girince 2000'lerle birlikde ortaya çıkmaya başladı. "Bu memleket Bizim" sloganı 1990'da eksik ortalığa girmeyi reddeden, Avrupa Birliğine girşi, Ghali fikirler demetini kabul eden Yeni Kıbrıs Partisinin sloganıydı, 2000lerle birlikde "Bu memleket bizim platformu" oldu ve dev mitingler dönemi geldi. 2002'nin sonunda Annan planıyla, Kıbrıs Cumhuriyetinin AB'ye girmesiyle eşi görülmemiş gösteriler yapıldı. Bir biri adına önemli tarihleri Denktaş, Türkiye devleti ve destekçileri atlatırken hareket güçlendi. Ancak son tarih 16 Nisan'da geçdi gitti ve Kıbrıs Türkleri isdediklerini elde edemediler. Eğer Kıbrıs'da yüzbin civarında Kıbrıs Türkü kaldığını kabul edersek 60-80 bin arasında insanın meydanları doldurmasının anlamını daha iyi anlarız. Tüm nüfusun 200,000 civarında olduğunu da not etmek gerekir.
Bu sürecin bir sonucu olarak Nisan 2003'de sınır kapıları açıldı. Çocukları pasifize etmek için emzik verilir gibi sorunun çözülmediği unutturulmaya çalışıldı. Kıbrıs toplumları yüzbinleri aşan sayılarnan sınırı delip geçdiler. İnsan faktörünü öne çıkardılar. Sınırları büyük ihtimal ile Türkiye genel kurmayı, sivil-askeri büröksasisi ve AKP hükümetinin yurtdışından kaldıkları baskılar altında Denktaşı zorlaması ile açanlar bunu beklemiyorlardı. Kıbrıslı yurdumun her köşesine sahip çıkacağım, eski dostlarımı göreceğim dedi. Bakalım daha neler olacak. Ne yazıkdır ki Kıbrıs Türkünün örgütleri seçim telaşına düşmüş gibi görünüyorlar.
Unutmadan. 1958'den beridir ilk defa Kıbrıs Türk ve Rumları bir arada 1 Mayıs kutladılar. 1958'de son kutlamanın sonrasında işçi liderleri tehdit eldilmiş, kurşunlamış, binaları saldırıya uğramış ve sonunda işçi hareketi bölünmüşdü. Bunların arkasında da Kıbrıs Türklerininin bağrından kopmuş (kurucuları Özel Harp Dairesine işaret etse de) ve onun direnişinin örgütü olduğu iddia edilen TMT vardı. 45 yıl sonra ortak 1 Mayıs kutlandı. Bu biraz olsun ümit ışığıdır bizler için.
Peki Türkiye halkından ne isder bu Kıbrıs Türkleri?
Bunun cevabını uzun uzadıya vermeye gerek yok herhalde durumunu anlattıkdan sonra Kıbrıs Türklerinin. Zaten ne yazık ki demokrasinin çalıştığı bir yer değil Türkiye o yüzden devletin bazı bölümleri halkın kontrolunde değil. Ama en azından Türkiye halkları milliyetçi söylemin dışında Kıbrıslıların kendi kendinin kaderini belirleycek, özgür ve bağımsız olarak yaşayaycak bir toplum olmaları için mücadele edebilirler. Kıbrıs Türklerinin burda değinmediğim bir isyanı da Türkiye'deki solcu, ilerici çevrelerin Kıbrıs konusuna gelince milliyetçi çizgiyi aşamamalarıdır. Biz sokaklara dökülürken, biz herşeyin sonunda Türkiye devletine gözümüzü dikmiş bir anlaşma imzalatsın da kurtulalım diye beklerken bizimle dayanışma gösterenlerin çok küçük bir azınlık olduğunu görmekdir. Onyıllar süren bir mücadelenin sonunda AB kapılarında beklerken medyada muhalif yüzleri görmeye başladığımız da doğru değil mi? Tabii kendi memleketimizde gazeteciler öldürülür, hapislere atılır, işkence görürken siz gelip burda sesinizi çıkaramadınız diye nasıl şikayet edebilirsiniz diyebilirsiniz. Haklısınız. Ortak çıkarlarımız için beraberce mücadele etmeliyiz. Bunu yaparken de karşılaştığımız engelleri yok sayamayız. Benim burda anlatmaya çalıştığım bu ortak çıkar uğruna, çıkar olmasa bile doğrunun yolunda savaşmayı kabullenemeyenler var.
Evet, alternatif bir hareket yaratılması gereklidir. Bunu tepedekilerin ve yıllardır tepeye yakın olanların yapacağı yok. Bunu hep beraber ipleri kendi elimize alarak yapmalıyız. Kıbrıs adasını bölünmüşlükden, militarizmden, o meşhur sorunundan kurtarıp bağımsızlığını, birleşmesini sağlamalıyız. Bunu Türkiye'deki demokrasi kavgası ile birlikde yürütmeyi başarabilirsiniz!


Yorumlar